Mukaddime

Risale-i Nur hizmetinin ayrıntılı bir şekilde izah edildiği bu "Mukaddime" bölümü
Altınbaşak Neşriyat tarafından basılan bütün mukayeseli eserlerde bulunmaktadır.
İnternet sitemizde her bir eserin kendi özel sayfasından da ulaşılabilmektedir.

Bir kolaylık olmak üzere aşağıda sayfa sayfa, pdf/doc formatında veya tek sayfa şeklinde,
bu sayfada istifadenize sunulmuştur.

Mukaddime'yi .pdf olarak indirmek için tıklayın. (~25 mb.)

Mukaddime'yi .doc olarak indirmek için tıklayın. (320 kb.)

 

 

 

 

 

MUKADDİME [1]

 

بِسْــــــــــــــــمِ  الّٰلهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

 

Her asra, insanlığın her tabakasına hitâb eden ve hakîkatleri kıyâmete kadar bâkî olan Kur’ân-ı Kerîm’i inzâl eden; her sıkıntı ve şiddet zamanında ümmet-i Muhammed’in imdâdına Âl-i Beyt’ten bir mübârek peygamber vârisi gönderen Âlemlerin Rabbi’ne kâinâtın zerreleri adedince hamd ü senâlar olsun.

Hem “Şübhesiz ki Allah bu ümmete, her yüz senede bir, dinini tecdîd etmek üzere bir müceddid-i dîn gönderir” diye müjde veren; ve “Ümmetimin âlimleri, benî-İsrâîl’in peygamberleri gibidir” buyurarak o âlimlere nebevî iltifâtlar eden Âlemlerin Fahri’ne (asm) kalemlerin yazdığı ve kelâmların dillendirdiği harfler adedince salât ü selâm olsun.

Kur’ân, Allah kelâmı olduğu için bitmez tükenmez bir hazinedir. İlâhî ferman, ezelden geldiği için ebede gidecektir. Her asırda aynı esaslarda mutâbakatla beraber Kur’ân’ın akıllara durgunluk veren lâhûtî inceliklerinden bahisle insanlığın istifâdesini hedefleyen ve birbirinden güzel detayları muhtevî binlerce tefsîr yazılmıştır. Müdakkik ve muhakkik âlimler, her asrın idrâkine hitâb eden reçeteleri Kur’ân’dan aldıkları feyiz ve ilhâm ile kaleme almışlar, çağlarının hastalıkla­rını, İlâhî kelâmın eşsiz eczânesinden derledikleri ilaçlarla tedâvi etmişlerdir.

İnsanlık, yaşadığımız son yüz yılda, hadîs-i şeriflerle ihbâr edilen ‘âhirzaman fitnesi’nin şiddetli zuhûru ve te’sîriyle, târihinde görülmedik bir sûrette ma‘nevî felâket ve helâketlere sürüklenmiştir.

Bir taraftan îmânın erkânına felsefe ve bilim adına ilişen inkâr-ı ulûhiyet fikrinin cür’etkârâne sistemleşmesi; öte yandan dine karşı en menfî tavırların devletler ölçeğinde kendisine zemin bulması; ve bu anlayışın gelişen muhâbere vâsıtalarıyla sür‘atle, bulaşıcı bir hastalık gibi dünyanın en ücrâ köşelerine dahi yayılması; diğer taraftan lehviyât ve sefâhetin müzmin bir ‘ahlâk anarşizmi’ne dönüşmesi; bu hâlin muhtelif aldatıcı maskeler ve câzibedâr âletlerle servis edil­mesi asrımızdaki ma‘neviyât buhrânının en mühim sebebleri olmuştur.

Osmanlı Cihân Devleti’nin yıkılışını müteâkib bütün bütün sâhibsiz ve başsız kalan İslâm âlemi, ortalığı boş bulan batı dünyasının bin yıldan beri biriktirmekte olduğu kîn ve düşmanlıklarına, bu asrın dessâsâne ve acımasız tertîbleriyle özellikle mübtelâ kılınmıştır.

Üstâd Bedîüzzaman Said Nûrsî Hazretleri, hilâfet-i İslâmiyenin bin bir sıkıntılarla dolu bu son yıllarında, yakından şâhid olduğu planlı tahrîbâta karşı, asrımıza damgasını vuran bitmek bilmeyen enerjisiyle mücâhede ederken, 1910’da Şam’da okuduğu bir hutbe ile çıkış yolumuzu şöyle ifâde ediyordu:

“Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittibâ‘-ı Kur’ân’dır. Azametli bahtsız bir kıt‘anın, şânlı tâli‘siz bir devletin, değerli sâhibsiz bir kavmin reçetesi; ittihâd-ı İslâm’dır.” [2]

 

BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ

Üstâd Bedîüzzaman Said Nûrsî h.1293/ m.1877 târihinde Bitlis Vilâyeti’nin Hizan Kazâsı’nın Nûrs Köyü’nde dünyaya geldi. Dokuz yaşına kadar âilesinin yanında kaldıktan sonra, ilk tahsîlini ağabeyi Molla Abdullâh’tan aldı.

Şarkî Anadolu’da muhtelif medreselerde ve kıymetli âlimlerin yanında ge­çen kısa süreli eğitiminde kuvvetli hâfızası, keskin zekâsı ve cesâretli davranışla­rıyla dikkatleri üzerine çekti. Üç ay gibi şaşılacak bir sürede, o dönem Osmanlı ule­mâsının ta‘kîb ettiği usûl çerçevesinde medreselerde okutulan kitapların tamamını tahsîl etti.

Hocalarının müteaddid imtihânlarında, girdiği bütün ilmî tartışmalarda temâyüz ederek ilim ve muhâkeme kābiliyetindeki üstünlüğünü herkese kabûl ettirdi. Öyle ki hocası Molla Fethullâh, çok güçlü hâfızası ve ifrât mertebedeki zekâsından dolayı ona daha çocuk denecek bir yaşta “Bedîüzzaman” lakabını verdi. Bu ünvan, doğudaki bütün âlimler tarafından hüsn-ü kabûle mazhar oldu.

Bedîüzzaman Hazretleri, ilim ve riyâzetle meşgul olduğu gençlik döneminin ardından Bitlis, Şirvan, Siirt, Tillo, Mardin gibi bir çok ilim merkezini ve o bölgedeki medreseleri dolaştı, ulemâdan mümtâz sîmâlarla mülâkāt etti.

Bu yıllarda sarf, nahiv, mantık gibi âlet ilimleri ile tefsîr ve ilm-i kelâm emsâli dînî ilimlere dâir doksan cild kitabı ezber etti. Öyle ki her gün üç saat meşgul olmak kaydıyla ezberindeki kitapları üç ayda bir ancak bitirebiliyordu.

Hasan Paşa’nın da‘veti üzerine Van’a gitti. Başta vâli olarak devlet ricâli ile de hemhâl olduğu bu dönemde, İslâm’ın asrın idrâkine teblîği noktasında, şimdiki medeniyet fenlerine de ihtiyaç olduğu kanâatine sâhib oldu. Bunun üzerine matematik, jeoloji, fizik, kimya, astronomi, târih, coğrafya, felsefe gibi ilimleri kendi gayretiyle kısa sürede tahsîl etti.

Bedîüzzaman Hazretleri, Van’da bulunduğu on beş yıl boyunca, yekpâre taştan ibâret Van Kal‘ası’nın eteğindeki “Horhor” nâmındaki medresesinde ders vermekle, bir taraftan da aşîretler arasında vaaz ve irşâdla meşgul oldu.

Van vâlisi merhum Tâhir Paşa’nın konağında misafir olarak kaldığı bir sırada gazetede okuduğu bir haber onun hayatında dönüm noktası oldu.

Gazetede İngiltere sömürgeler bakanı Gladston, avâm kamarasında yapmış olduğu bir konuşmada, elinde tuttuğu Kur’ân’ı göstererek şöyle diyordu:

“Bu Kur’ân İslâmların elinde bulundukça, biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp etme­liyiz, bu Kur’ân’ı onların elinden almalıyız; yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız.”

Bu haber asrın imamının ruhunda fevkalâde bir te’sîr meydana getirdi.

“Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez ma‘nevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya isbât edeceğim ve göstereceğim” diye karar verdi ve hayatını bu da‘vâsı uğruna vakfetti.

Medresetü’z-Zehrâ

İç ve dış düşmanların Osmanlıyı ve onun arka planında İslâm’ı ortadan kaldırma fa‘âliyetlerine karşı Üstâd Bedîüzzaman’ın ortaya koyduğu çare, çağın ihtiyaçlarına uygun, Müslümanları fikren ve ilmen üstün vaz‘iyete getirecek, akıl ve kalbin ittifâkını esas kabûl eden kuvvetli bir eğitimi gerçekleştirmekti.

“Vicdanın ziyâsı, ulûm-u dîniyedir. Aklın nûru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakîkat tecellî eder. O iki cenâh ile talebenin himmeti pervâz eder. İftirâk ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder” [3] düşüncesindeydi.

Bu kabûlden hareketle Doğu Anadolu’da “Câmiü’l-Ezher’in kızkardeşi mesâbesinde” diye ta‘rîf ederek “Medresetü’z-Zehrâ” ismini verdiği ve ulûm-u dîniye ile fünûn-u medeniyeyi mezcedecek bir eğitim hamlesinin âcilen te’sîs edilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu. İslâmî bir üniversite mâhiyetindeki bu düşüncesini tahakkuk ettirmek gāyesiyle İstanbul’a geldi.

O günün gazeteleri onun İstanbul’a gelişini okuyucularına şöyle duyurdular: “Şark’ın yalçın, sarp, âhenîn mâverâ-yı şevâhik-ı cibâlinde tulû‘ etmiş Said Nûrsî isminde nevâdir-i hilkatten ma‘dûd bir ateşpâre-i zekâ İstanbul âfâkında rü’yet edildi!” [4]

(Doğunun yalçın, sarp, çelik gibi dağlarının zirvelerinin ardından -bir güneş gibi- doğan Said Nûrsî isminde ender yaratılan ateş parçası bir zekâ, İstanbul ufuklarında görüldü!)

Üstâd, Fâtih’de yerleştiği Şekerci Han’ının kapısına: “Burada her müşkil halledilir, her suâle cevab verilir; fakat suâl sorulmaz” levhasını astı ve nâmını işiterek merakla kendisini ziyarete gelen İstanbul ulemâsının suâllerini cevablandırdı. Maksadı Şarkî Anadolu insanlarına merkez-i hilâfetin nazar-ı dikkatini celbetmek, Van veya Diyarbekir’de kurmayı planladığı “Medresetü’z-Zehrâ”sına destek sağlamaktı.

Osmanlı’nın, adım adım sürüklendiği girdâbdan yegâne çıkış yolunu nitelikli eğitim seferberliğinde gören Bedîüzzaman Hazretleri, asırlar boyu İslâm’a bayrakdârlık yapmış bu necîb milletin çocuklarının, kendi değer yargılarına tekrar sâhib çıkmasını te’mîn edecek böyle bir hizmeti hayatının gāyesi olarak görüyordu.

Padişahın, o günlerde Zabtiye Nâzırı ta‘bîr edilen İçişleri Bakanı aracılığıyla kendisine teklîf ettiği maaş ve ihsân-ı şâhâneyi kabûl etmedi. Zîrâ şahsına değil, dînî ilimlerle medeniyet fenlerini birlikte ders vereceği üniversitesine, Medresetü’z-Zehrâ’sına sâhib çıkılmasını istiyordu ama merâmını dinletemedi.

20. asrın hemen başlarında batı dünyasının acımasız oyunlarına sahne olan dünya ahvâlinden alabildiğine etkilenen pâyitahtta aradığı desteği tam olarak bulamayan Hz. Üstâd, memleketine dönmeye bedel, dine siyâset yoluyla hizmet etme düşüncesiyle hilâfet-i İslâmiyenin merkezi olan İstanbul’da kalmayı tercîh etti.

Gazetelerde yazılar yazdı, siyâsî şahsiyetlerle görüşüp onlara îkāzlarda bulundu. Pek çok mitinglerde ve toplantılarda yatıştırıcı rol oynadı. Meşrûtiyetin i‘lânından sonra arkadaşlarıyla beraber İttihâd-ı Muhammedî (asm) Cem‘iyeti’ne dâhil oldu. Cem‘iyet pek kısa zamanda inkişâf etti. Hatta Hazret-i Üstâd’ın bir makālesiyle Adapazarı ve İzmit havâlîsinde elli bin kişi cem‘iyete dâhil oldu.

Dîvân-ı Harb-i Örfî

Bu arada meşhur 31 Mart hâdisesi vukû‘ buldu. Bu gelişme arefesinde orta­lığı teskîn edici ciddî fa‘âliyetlerde bulunmasına rağmen yine de hâdiseyle ilişkili zannedilerek tutuklandı ve dîvân-ı harbde yargılandı. Sonunda beraat ettiği bu muhâkemede serdettiği oldukça sert ve cesur müdâfaası şöyledir:

“Dîvân-ı Harb’de bana da suâl ettiler: Sen de şerîatı istemişsin?

Dedim: Şerîatın bir hakîkatine, bin ruhum olsa fedâ etmeye hazırım! Zîrâ şerîat, sebeb-i saadet ve adâlet-i mahz ve fazîlettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.

Hem de dediler: İttihâd-ı Muhammedî’ye (asm) dâhil misin?

Dedim: Maal-iftihâr! En küçük efrâdındanım. Fakat benim ta‘rîf ettiğim vecihle... Ve o ittihâddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösteriniz.”[5]

Daha sonra İstanbul’dan ayrıldı. Batum yoluyla Tiflis’e, oradan da Van’a geçti. Aşîretleri dolaşarak ictimâî, medenî ve ilmî derslerle onları irşâda çalıştı. Bu hârikulâde güzel dersler daha sonraları “Münâzarât” adıyla neşredildi.

Bir müddet sonra Van’dan Şam’a gitti. Şam âlimlerinin ısrarı üzerine, Câmiü’l-Emevî’de içerisinde yüz âlimin de bulunduğu on bin civarındaki kalabalık bir cemâate muhteşem bir hutbe îrâd etti. Bu hutbe fevkalâde takdîr ve tahsîn ile hüsn-ü kabûle mazhar oldu ve sonraları ‘Hutbe-i Şâmiye’ nâmıyla tab‘ edildi. Şam’dan Beyrut’a, oradan da tekrar İstanbul’a döndü.

Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati esnâsında, vilâyât-ı şarkiyeyi temsîlen seyahate o da katıldı. “Medresetü’z-Zehrâ” düşüncesini bu vesîleyle Sultan Reşâd’a da açtı ve teklîfi kabûl edildi. Van Gölü kenarındaki Edremit’te yıllardır arzuladığı üniversitesinin temellerini attı. Ne yazık ki, bu arada Birinci Cihan Harbi çıktı ve maalesef teşebbüs yarım kaldı.

Üstâd Hazretleri “Medresetü’z-Zehrâ” noktasındaki bu samîmî ve fiilî duâsının, daha sonraları vatan sathında yayılmış yüzlerce Nûr Medreseleri sûre­tiyle kabûl edildiğinden bahisle Allah’a hamdedecektir.

Harb Yılları

Bedîüzzaman Hazretleri son asırda kopan fırtınada talebelerinden teşkîl ettiği milis alayının komutanı olarak Birinci Dünya Savaşı’na iştirâk etti. Rus ve Ermenilere karşı doğu cebhesinde savaştı.

Pasinler’in dağ ve derelerinde, avcı hattında kurşun yağmuru altında bir tarafta düşmanla harb ederken, şehîdler arasında ve şehâdete çok yakın şartlar altında, tefsîr ilminde bir şâheser sayılan “İşârâtü’l-İ‘câz” isimli eserini, zâhiren mümkün görünmeyen bir ahvâl içinde sırf bir inâyet-i İlâhiye olarak sünûhât-ı kalbiye sûretinde te’lîf etti.

Bitlis Ruslar tarafından işgāl edildiğinde yaralanarak esîr düştü ve Sibirya taraflarına gönderildi. Volga nehri kıyısında, Kosturma’da, iki buçuk sene esîr hayatı yaşadı. Esâreti esnâsında, etrafındaki esirlere dînî nasihatler yaparak onları şuûrlandırmaya gayret etti. Nihâyet esâretten firar ile kurtulup Petersburg, Varşova, Viyana tarîkiyle 25 Haziran 1918 târihinde İstanbul’a geldi. Halktan, ordudan ve devlet erkânından pek çok kimse kendisini ziyaret ettiler, memnun ve mesrûr oldular.

Üstâd Hazretleri bu dönüşünü müteâkib, Osmanlı’nın son döneminde Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi gibi âlimlerin toplandığı ve yüksek bir fetvâ ve danışma kurulu mesâbesinde olan “Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye”ye Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin arzusuyla haberi olmadan a‘zâ olarak ta‘yîn edildi.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı ile aynı ittifâk içinde savaşan devletler mağlûb oldular. Çok geçmeden Osmanlı toprakları da İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılar tarafından işgāl edilmeye başlayınca, Anadolu’da kurtuluş savaşı fa‘âliyetleri hızlandı. İstanbul’un, İngilizler tarafından işgāl edildiği bu yıllarda Üstâd, İngilizlerin aleyhinde etkili fa‘âliyetlerde bulundu ve Anadolu’daki kuvâ-yı milliye hareketlerine destek verdi.

Ankara hükûmeti, onun İstanbul’daki fa‘âliyetlerini takdîr ederek kendisini da‘vet etti. Bunun üzerine Ankara’ya gitti. Büyük bir ilgi ve coşkuyla karşılandı. Mecliste kendisi için resmî merâsim düzenlendi.

Ancak Üstâd Hazretleri burada umduğunu bulamadı. Zîrâ meb‘ûsların pek çoğunun dine lâkayd kaldıklarını, namaz kılmadıklarını gördü. Yazdığı on maddelik bir beyânnâmeyle onlara namazın ehemmiyetini anlattı. Bu beyânnâmeden sonra namaz kılanlar çoğaldı. Ancak onun bu etkili fa‘âliyetlerinden hükûmet erkânı hoşlanmadı ve baştakilerle anlaşamadı.

Kurtuluş Savaşı kazanılmıştı. Fakat Bedîüzzaman Hazretleri, işgāl kuvvetlerinin kovul­masına rağmen Anadolu’da Avrupaî zihniyet ve yaşantının gittikçe yaygınlaştığını, İslâm’a bağlılığın ve i‘tikādın gün geçtikçe zayıfladığını yakînen görüyor ve üzülüyordu.

Ankara’daki durumdan hoşlanmadığı için Van’a dönmeye karar verdi. Kendisine millet­vekilliği, Diyânette müşâvere a‘zâlığı, şark vilâyetleri umûmî vâizliği gibi yüksek ücretli câzib teklîfler sunuldu ise de, o kendisini hükûmet kontrolü altında tutmayı hedefleyen bu vazîfeleri kabûl etmedi, kararından dönmedi ve Van’a gitti.

Van’da, Erek Dağı’nda inzivâ hayatı yaşamaya başladı. Bu arada kendince bir iç muhâsebe yapıyordu. Bir taraftan ihtiyârlığın hemen arefesinde bulunmanın ruhuna verdiği te’sîr, diğer taraftan siyâsî olarak yaptığı fa‘âliyetlerin hiçbirinden doyurucu netice alamayışı, ona daha esârette iken niyetlendiği inzivâ hayatını câzib kılıyordu. Bu dönemde o, âdetâ büyük bir ma‘nevî inkılâbın yaşanacağını ruhen hissetmiş ve kaderin kendisine tevdî‘ edeceği vazîfeyi bekliyor gibiydi.

Çok geçmeden Şeyh Said hâdisesi patlak verdi. Hâdise çok kanlı bir şekilde bastırıldı. Hazret-i Üstâd “Asırlardır Kur’ân’a bayrakdârlık yapmış necîb bir milletin çocuklarına kılıç çekilmez!” diyerek tasvîb etmediği bu hâdiseyle bir ilişkisi olmadığı halde, 1925 senesinde İstanbul’a, oradan Burdur’a ve Isparta’ya sürgün edildi. Daha sonra da ehl-i siyâsetin vehmiyle göz altında tutulmak ve insanlarla görüşmekten men‘ edilmek maksadıyla Isparta’nın küçük bir kasabası olan Barla’da ikāmete mecbûr edildi.

 

Yeni Said Devri ve Risâle-i Nûr’ların Te’lîfi

Üstâd Bedîüzzaman, kendi hayatını “Eski Said” ve “Yeni Said” olmak üzere iki kısma ayırır. Hayatının dünya siyâseti ile nisbeten alâkadâr olduğu kısmını “Eski Said”, risâlelerin te’lîfiyle başlayan ve artık hizmet-i îmâniye ve Kur’âniye noktasındaki tecdîd vazîfesinin ön plana çıktığı dönemle şekillenen hayatını ise “Yeni Said” devri ta‘bîr eder.

Üstâd, “Bize işkence edenler bilmeyerek, Kader-i İlâhî’nin sırlarına akıl erdiremeyerek hakîkat-i îmâniyenin inkişâfına hizmet ettiler” diyerek değerlendirdiği ve sekiz sene kaldığı Barla sürgününde çoğunlukla îmânî mevzu‘lar üzerinde duran Risâle-i Nûr Külliyâtı’nın dörtte üçünü, Sözler, Mektubât ve Lem‘alar mecmûalarının kısm-ı ekserîsini te’lîf etti.

Bedîüzzaman Hazretleri, başlattığı bu tecdîd hizmetinde kendisine talebe olmak isteyenlere Risâle-i Nûr’ları Kur’ân harfleriyle yazmayı ve yazdırmayı şart koşuyordu. Barla ve Isparta’da etrafında toplanan Nûr talebeleri hem Risâleleri yazarak çoğaltıyor, hem de yazılan nüshaları Anadolu’nun her tarafındaki müştâk insanlara ulaştırıyorlardı. Anadolu âdetâ bir medrese hâlini almıştı.

Eskişehir Mahkemesi ve Kastamonu Sürgünü

Risâle-i Nûr’un gittikçe inkişâf etmesi bir kısım insanları rahatsız etti. Üstâd 1934 yılında Barla’dan Isparta’ya getirildi, bir sene sonra da “Gizli cem‘iyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimi yıkmaya çalışıyor” ithâmıyla 120 talebesiyle beraber tutuklanarak, Eskişehir hapishânesine sevkedildi.

Eskişehir Ağır Cezâ Mahkemesi’nde hep beraber yargılandılar. Yapılan bü­tün ithâm ve suçlamaların çürütülmesine ve aleyhlerine bir delil bulunamamasına rağmen, mahkeme “Tesettür Risâlesi”ni bahane ederek Üstâd’ı 11 ay hapse mah­kûm etti. 120 talebesinden on beşi altı ay hapse mahkûm edilirken, diğerleri beraat ettiler.

Bedîüzzaman Hazretleri, Eskişehir hapsinden çıktıktan sonra, Kastamonu vilâyetine sürgün edildi. Uzun bir müddet polis karakolunda ikāmete mecbûr tutulduktan sonra, karakolun tam karşısında bir eve yerleştirildi. Kastamonu’da sekiz sene sürgün hayatı yaşadı. Orada da etrafına talebeler toplanmıştı.

Nûr Risâleleri elden ele dolaşırken bu arada yeni Risâleler de te’lîf ediliyordu. Yeni yazılan Risâleler ve mektublar ilk önce Isparta’ya gidiyor, Isparta’daki talebeler de bunları Anadolu’nun köylerine, en ücra köşelerine varıncaya kadar her yere ulaştırıyorlardı. Talebe halkası her geçen gün biraz daha genişliyordu.

Bu esnâda Üstâd’ın “gizli din düşmanları” dediği kimseler de boş durmuyordu. Müteaddid def‘alar, kaldığı eve baskınlar düzenlendi, mahkemeden mahkemeye, sürgünden sürgüne sürüklendi. Yirmi üç def‘a zehirlendi. Ancak Allah’ın inâyetiyle her def‘asında zehirin te’sîrinden kurtuldu. Bütün bu baskı­la­ra rağmen Nûr fa‘âliyetinin önüne geçilemiyordu.

Denizli-Afyon Mahkemeleri ve Emirdağ Sürgünü

1943 yılında yüz yirmi altı talebesiyle beraber Denizli Ağır Cezâ Mahke­mesi’ne sevk edildi. Risâle-i Nûr Külliyâtı, Ankara’da profesörler ve yüksek âlimlerden oluşan bir ehl-i vukūfa tedkîk ettirildi. “Üstâd’ın siyâsî bir gāyesinin olmadığına, Risâlelerin ilmî ve îmânî Kur’ân tefsîri” olduğuna dâir verilen müsbet rapor ve mahkemede yapılan müdâfaalar neticesinde 1944 târihinde isnâd edilen suçun asılsızlığı sâbit olarak beraat kararı verildi.

Dokuz ay süren hapis hayatı sırasında Üstâd talebeleriyle görüştürülmemiş, bir çok sıkıntıya ma‘rûz bırakılmış ve zehirlenmişti. Bütün bunlara rağmen o sabretmiş ve Allah’ın inâyetiyle zehirin te’sîrinden kurtulmuştu. Tahliyeden sonra iki ay Denizli’de ikāmet etti. Arkasından yine serbest bırakılmadı, bir başka mecbûrî ikāmet yerine, Emirdağ’a götürüldü.

Nûr hizmetinin inkişâfı çeşitli sıkıntılara rağmen burada da devam etti. Her sürgün yeri gibi Emirdağ da onunla çalkalandı. Bütün engellemelere rağmen ziyaretine gelenlerin arkası kesilmiyor, talebeleri yazdıkları Risâleleri kendisine getiriyor, o da tashîh ediyordu. Çoğu zaman kırlara çıkıyor, o zaman dahi peşinden ta‘kîb ettiriliyordu. Adeta sürekli bir göz hapsine mahkûm edilmişti. Kapısında sürekli bir polis bekliyordu.

1947 yılı sonlarında değişik şehirlerdeki talebeleriyle beraber tekrar tutuklanıp Afyon’a getirildi. İthâm yine aynıydı: “Rejim aleyhdârı olmak, siyâsî gizli cem‘iyet kurmak”. Bu mahkeme de yirmi ay sürdü ve verilen ceza, temyîz sonucu beraatle neticelendi. Garibdir ki bu mecbûrî temyîz kararına rağmen, mahkeme heyeti, güya noksânlıkların ikmâli ile gün be gün oyalandı ve duruşmaları müteaddid def‘alar erteledi. Öyle ki kanunsuz olarak verilen cezâ süresi de doldu. Üstâd ve Nûr talebeleri ancak o zaman tahliye edilebildiler.

1950 yılında Türkiye’de çok partili döneme geçildi. Yapılan seçimleri Demokrat Parti kaza­narak iktidar oldu. Siyâsî âlemde gerçekleşen bu değişiklik, Üstâd ve Nûr talebeleri için bir derece serbestliğe ve rahatlığa vesîle oldu. Bununla beraber mahkemeler ve sıkıntılar yine devam ediyordu.

Üstâd, Afyon hapsi beraatle neticelendikten sonra Emirdağ’da ikāmete mecbûr tutuldu. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra Eskişehir’e gitti. Bir müddet sonra nihâyet Isparta’ya geçti ve buralarda talebeleriyle meşgul oldu.

1952’de “Gençlik Rehberi” münâsebetiyle hakkında açılan da‘vâ sebebiyle 27 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’a geldi. Kaldığı otel birçok dost ve talebenin akınına uğradı. Tutuksuz olarak yargılandığı bu da‘vâ üç ay sürdü ve yine beraat kazandı.

Mahkeme sonrası Emirdağ’a döndü, kırlarda yalnız başına gezerken jandarmalar tarafından şapkası olmadığı gerekçesiyle karakola celbedildi (1953). Bu hâdiseden dolayı yazdığı dilekçeyi “Adliye ve Dâhiliye” vekâletlerine gönderdi.

Bu dilekçe Samsun’daki talebeler tarafından mahallî bir gazetede yayınlanınca, bu sefer Samsun’da hakkında da‘vâ açıldı ve oraya çağırıldı. Rahatsız ve ihtiyâr olduğu için gelemeyeceğine dâir alınan rapor mahkemeye gönderildi ise de mahkeme ısrarla gelmesini istiyordu. Samsun’a gitmek üzere İstanbul’a geldiğinde rahatsızlığı ziyâdeleşti. Hey’et-i sıhhiyeden alınan “Kara, deniz ve hava yolları vâsıtasıyla seyahat edecek durumda değildir” mâhiyetinde başka bir rapor Samsun’a gönderildi. Neticede o mahkeme de beraatle sonuçlandı.

1953 yılı baharında üç ay İstanbul’da kaldı ve 500. fetih yıldönümü münâsebetiyle yapılan merâsimlere katıldı. Daha sonra sırasıyla Emirdağ, Eskişehir ve Isparta’ya, oradan da talebeleriyle beraber ilk sürgün yeri ve Risâlelerin te’lîf yeri olan Barla’ya gitti.

Son Seyahati

Târihler 1960 senesinin ilk aylarını gösterdiğinde Türkiye’de siyâsî hayat çok çalkantılı hâle geldi. Hazret-i Üstâd devrin hükümetine birtakım îkāzlar ve ihtârlarda bulunmak ve yaklaşmakta olan felâketleri ihtâr etmek üzere üç def‘a Ankara’ya gitti; ancak bu gayret­lerinin karşılığını göremedi.

Dönemin İçişleri Bakanı, 11 Ocak 1960’da Üstâd’ın son olarak geldiği Ankara’ya girmesine mâni‘ oldu ve onu Gölbaşı’ndan geri çevirdi. Halk Fırkası’nın tehdîdleri istikametinde, kendisinden geri dönmesini ve Emirdağ’da ikāmet etmesini istedi.

Bunun üzerine bir süre için daha Emirdağ’a döndü, sonra Isparta’ya geçti. Hazret-i Üstâd bu târihten sonra çevresiyle bir nevi‘ vedâ‘laşmaya başladı. Sohbetlerinde sık sık ölümden, vasiyetlerinden ve kabrinden bahsediyordu.

Risâle-i Nûr’un te’lîf edilmesi ve îmân ve Kur’ân da‘vâsına sâhib çıkacak kuvvetli ellerin yetişmesi sebebiyle huzûr-u kalb ile âhirete gitmeye hazır olduğunu söylüyordu. Çok ağır hastaydı.

Nihâyet Üstâd Hazretleri, ânî bir kararla Isparta’dan Urfa’ya gitmek üzere yola çıktı. Hastalığının ağırlaşması ve devam eden polis ta‘kîbâtı sebebiyle oldukça sıkıntılı geçen yirmi beş saatlik bir seyahatten sonra Urfa’ya ulaştı. Urfa’da İpek Palas Oteli’ne yerleşen Hazret-i Üstâd çok hasta olmasına rağmen ziyaretine gelen insanlarla görüştü, vedâ‘laştı. Zamanın hükûmeti ise jandarma ve polis zoruyla onu Urfa’dan çıkarmak telâşındaydı.

Ancak Bedîüzzaman Hazretleri m. 23 Mart 1960, h. 25 Ramazan 1379 günü sabaha doğru Rahmet-i Rahmân’a vâsıl oldu. Rahmetullâhi aleyh.

24 Mart 1960 Perşembe günü Ulu Camii’nde muazzam bir kalabalık tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra, Asrın Üstâdı’nın mübârek naaşı Halîlurrahmân Dergâhı’na getirildi ve burada hazırlanan menziline defnedildi.

Hazret-i Üstâd’ın vefatından iki ay sonra, 27 Mayıs’ta askerî darbe gerçekleşti ve memlekette yeni ve karanlık bir devir daha başlamış oldu. Bu sıkıntılı dönem o kadar şiddetli idi ki, 12 Temmuz 1960’da kabrine ilişildi.

Onun dirisinden çekinerek ömür boyu kendisine rahat yüzü göstermeyenler, ölümünden sonra dahi kendisinden korktular ve Hazret-i Üstâd’ın mübârek naaşını buradan alarak Isparta’da meçhûl bir yere naklettiler.

RİSÂLE-İ NÛR HİZMETİ

İstiklâl Harbi’nden sonra devrin hükûmetinin da‘vetiyle Ankara’ya gelen Bedîüzzaman Hazretleri, ehl-i îmânın ma‘rûz kaldığı dehşetli fitneyi şöyle ifade ediyordu:

“Bin üçyüz otuzsekiz senesinde Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gāyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. ‘Eyvâh!’ dedim, bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!” [6]

Maalesef Hazret-i Üstâd’ın korktuğu gerçekleşti ve tecâvüzünden endişe ettiği zihniyet îmânın erkânına ilişti.

Bedîüzzaman Hazretleri, Ankara’dan ayrılarak geldiği Van’da ikāmet etmekte iken bu hava içinde hükûmet erkânının evhâm ve şübheleri neticesi Isparta’nın Barla beldesine sürgün edilmesini şöyle değerlendiriyordu:

“Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’e yüzbinler şükrediyorum ve tahdîs-i ni‘met sûretinde derim ki: Bütün onların bu tazyîkāt ve istibdâdları; envâr-ı Kur’âniyeyi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine odun parçaları hükmüne geçiyor; iş‘âl ediyor, parlatıyor. Ve o tazyîkleri gören ve gayretin harâretiyle inbisât eden o envâr-ı Kur’âniye; Barla yerine bu vilâyeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahbûs zannediyor. Zındıkların rağ­mı­na olarak, bil’akis Barla, kürsî-i ders olup, Isparta gibi çok yerler, medrese hük­mü­ne geçti. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي   [7]

Üstâd, ulaşım yolları sıkıntılı dağ başındaki bu küçük kasabada Nûrları te’lîf etmeye başladı. Her biri birer Kur’ânî reçete hükmünde, zamanın ma‘nevî hastalıklarına, ehl-i îmânın dünya, âhiret necâtına ve saadetine vesîle olacak teşhîs ve tedâvileri muhtevî bu eserler, Nûr talebeleri tarafından Anadolu’nun her köşesine yayıldı. Nûr Risâleleri, milyonlarca insana ma‘nevî tiryâk ve ilaç hükmüne geçti, karanlık planları akîm bıraktı.

Hz. Üstâd, Nûrların icrâ ettiği te’sîri ve hedeflediği neticeyi şöyle ifade ediyordu:

 

“Risâletü’n-Nûr, yalnız bir cüz’î tahrîbâtı ve bir küçük hâneyi ta‘mîr etmiyor; belki küllî bir tahrîbâtı ve İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kal‘ayı ta‘mîr ediyor.

Yalnız hususî bir kalbin ve bir vicdanın ıslahına çalışmıyor; belki bin seneden beri terâküm ve tedârik edilen müfsid âletlerle, dehşetli rahneler ile kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmme-i umûmînin, bâhusus avâm-ı mü’minînin istinâdgâhları olan İslâmî esaslar ve cere­yânlar ve şeâirler kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân-ı umûmîyi, Kur’ân’ın i‘câziyle; ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmânın ilaçlarıyla tedâvi etmeye çalışıyor.

Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde huccetler ve cihazlar ve bin tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilaçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden çıkan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkıyât ve inkişâfâta medârdır.” [8]

Bütün kuvvetini Kur’ân’dan alan Nûr Risâleleri ve Nûr hizmeti, dehşetli bir istibdâd ve zulüm karşısında inâyet-i İlâhiyeye ve büyük bir muvaffakiyete mazhar oldu.

Bedîüzzaman Hazretleri, “Risâle-i Nûr sönmez, söndürülemez. Risâle-i Nûr, söndürülmek için üflendikçe parlayan bir nûrdur. Risâle-i Nûr, tılsım-ı kâinâtın muammâsını keşif ve halleden bir keşşâftır” [9] diyerek bu Kur’ânî tefsîrin kuvvetini ifade ediyordu.

Üstâd bu kudsî da‘vâsı uğruna def‘alarca zehirlendi, zindanlara atıldı, ömrünü sürgünlerde tüketti ama, ma‘rûz kaldığı bu zulüm ve istibdâd çarkı, onun ehl-i îmânın sadrına şifâ, derdine devâ olmasına mâni‘ olamadı.

O, ma‘rûz kaldığı bunca zulme aldırmıyordu. 1952’de 76 yaşında iken Eşref Edîb’e verdiği mülâkātta; “Keşke bunun bin misli meşakkate ma‘rûz kalsam da, îmân kal‘asının istikbâli selâmette olsa!” diyerek zulüm mihrâklarına meydan okuyor, ruhunda yarım asır önce kopan fırtınanın o yaşında dahi taptaze oldu­ğunu gösteriyordu.

Risâle-i Nûr Mesleği’nin Esası: Hizmet-i Îmâniye ve Kur’âniye

İçinde bulunduğu asırda şekillenen ve kökü dışarıda olan dehşetli dinsizlik fikrine karşı Üstâd Hazretleri şu îkāzda bulunuyordu:

“Bana ızdırab veren, yalnız İslâm’ın ma‘rûz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hâriçten gelirdi; onun için mukāvemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövde­nin içine girdi. Şimdi, mukāvemet güçleşti. Korkarım ki cem‘iyetin bünyesi buna dayanamaz, çünki düşmanı sezmez. Can damarını kopa­ran, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cem‘iyetin basîret gözü böyle körleşirse, îmân kal‘ası tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur.” [10]

“Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. Îmân kal‘asını küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için ben, yalnız îmân üzerine bütün mesâîmi teksîf etmiş bulunuyorum… Ben, cem‘iyetin iç hayatını, ma‘nevî varlığını, vicdan ve îmânını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın te’sîs ettiği tevhîd ve îmân esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cem‘iyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cem‘iyet yoktur!” [11]

“Bir tek gāyem vardır. O da mezaristana yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın îmân esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri îmânsız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcûdiyetimle bunlarla mücâdele ederek genç­leri ve Müslümanları îmâna da‘vet ediyorum. Bu îmânsız kitleye karşı mücâdele ediyorum. Bu mücahedem ile inşâallâh Allah huzuruna girmek istiyorum, bütün fa‘âliyetim budur!” [12]

İşte Risâle-i Nûr mesleğinin ruhu, bu bakış açısıdır. Bu hizmetin mezkûr hedefe ulaşmak için ta‘kîb ettiği “nezîhâne, nâzikâne ve kavl-i leyyin” teblîği esas tutan; önce kendi nefsini muhâtab kabûl eden orijinal ve emsâlsiz hizmet tarzını, Üstâd Bedîüzzaman Hazretleri’nin şu ifadelerinde görmek mümkündür:

“Risâle-i Nûr’un esası, mayası, temeli, ruhu, hakîkati”, “Îmân-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhânî ve Kur’ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizâcıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile zarûret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile hakāik-i îmâniyeyi tasdîk etmektir.” [13]

Risâle-i Nûr, akıl ve kalb kanatlarıyla Kur’ân’ın engin ve zengin cevherleri­ni insanlığa ulaştıran ma‘nevî bir tefsîr, hem de kuvvetli bir kelâm dersidir. İslâm tefekkür dünyasının bütün zenginliklerini ihtivâ etmekle birlikte, zamanın ve istikbâlin ma‘nevî ihtiyaçlarına cevab verecek ilmî ve fikrî bir kuvvete mâliktir.
Bu cihetiyle îmân hakîkatlerine karşı geliştirilen bütün i‘tirâzları izâle ve mu‘te­rizleri ilzâm etme kudreti bu eserlerde mevcûddur.

İknâ‘ Düstûru

Risâle-i Nûr’a göre günümüz İslâm toplumlarında iki dehşetli hâl yaşanmaktadır: Birincisi, çürük materyalist temellere dayanan fen ve felsefe kaynaklı küfr-ü mutlakın yaygınlaşmasıdır. İkincisi ise, hissiyât-ı insaniyenin akla, kalbe galebe çalmasıyla, insanların âhireti bildikleri halde, dünyanın kırılacak şişelerini bu elmaslara tercîh etmeleridir.

Nûr eczâlarının bu iki dehşetli hâle sunduğu reçete ise şudur: Eskiden küfür cehâletten geliyordu ve izâlesi kolaydı. Çünki İslâm toplumlarında teslîmiyet vardı ve âlimlerin sözleri Müslümanlara hemen te’sîr ediyordu. Halbuki şimdi küfür yaygınlaşmış, teslîmiyet kırılmıştır. Bugünkü insanların kalblerine ve akıllarına nüfûz etmek, ancak delil ve isbâtla mümkündür.

Risâle-i Nûr, “Medenîlere galebe çalmak iknâ‘ iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbâr ile değildir” diyerek pek çok risâlesiyle îmânî mevzu‘ları kuvvetli delil ve huccetlerle isbât etmiş, inkârcı görüşleri çürütmüş ve böylelikle pek çok insanın îmânını takviye etmiştir.

Risâle-i Nûr’a göre günahlarda tiryâkî olmuş insanları içinde bulundukları hâlden kurtarmanın yegâne çaresi; îmân ve sâlih amellerde dünyada dahi cennet lezzetleri bulunduğunu, günahlarda ise aynı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlûb etmektir.

Tecdîd Vazîfesi

Bedîüzzaman Hazretleri ve te’lîf ettiği Nûr Risâleleri, Kur’ân-ı Kerîm’i asrın idrâkine uygun bir tarzda takdîm etmesi ve icrâ ettiği te’sîri sebebiyle “Allah, her yüz sene başında bu dini tecdîd etmek için bir müceddid-i dîn gönderir” [14] meâlindeki hadîs-i şerîfe tam ma‘nâsıyla mâsadak olmuştur.

Gerek kendi memleketimizde, gerekse âlem-i İslâmda âlimlerce de hüsn-ü kabûl gören bu mazhariyete, asrın tecdîd vazîfesine kendisini hazırlayan bir hâlet-i rûhiyesini Üstâd Bedîüzzaman Hazretleri şöyle anlatır:

“Eski harb-i umûmîde ve daha evvellerinde bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müdhiş infilâk etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim:

- Ana korkma! Cenâb-ı Hakk’ın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîm’dir.

Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki:

- İ‘câz-ı Kur’ân’ı beyân et!

Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan son­ra Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdâfaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek, i‘câzı onun çelik bir zırhı olacak; ve şu i‘câzın bir nev‘ini, şu zamanda izhârına haddimin fevkınde olarak benim gibi bir adam nâmzed olacak, ve nâmzed olduğumu anladım.” [15]

 “Evet, bu zamanda hem îmân ve din, hem hayât-ı içtimâiye ve şerîat, hem hukuk-u âmme ve siyâset-i İslâmiye için gāyet ehemmiyetli bir müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi olan hakāik-i îmâniyeyi muhâfaza noktasındaki tecdîd, en mukaddesi ve en büyüğüdür. Şerîat ve hayât-ı içtimâiye ve siyâsiye daireleri, ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyorlar.

Rivâyet-i hadîsiyedeki tecdîd-i dîn hakkında olan ziyâde ehemmiyet ise, îmânî hakāikteki tecdîd i‘tibâriyledir. Fakat efkâr-ı âmmede ve hayatperest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan hayat-ı içtimâiye-i İslâmiye ve siyâset-i dîniye cihetleri daha ziyâde ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile o nokta-i nazardan bakıyorlar, ma‘nâ veriyorlar…

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu asırda Risâletü’n-Nûr’un hakîkî şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsi, hakāik-i îmâniyeyi muhâfazada tecdîd vazîfesini yaptırmıştır.

Yirmi seneden beri o vazîfe-i kudsiyede te’sîrli ve fâtihâne neşriyatıyla gāyet dehşetli ve kuvvetli zındıkanın ve dalâletin hücumuna karşı tam mukābele edip, yüz binler ehl-i îmânın îmânlarını kurtardığına kırk bin adam şehâdet eder. Ama benim gibi âciz ve zayıf bir bîçârenin böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklendiğim tarzında bîçâre şahsımı medâr-ı nazar etmemeli!” [16]

Bedîüzzaman Hazretleri bir başka mektubunda da, zaman cemâat zamanı olduğundan bahisle şahsını geri plana çekerken tecdîd noktasında Risâle-i Nûr’ları ve Nûr talebelerinin şahs-ı ma‘nevîsini nazara vermekte ve şu hususlara vurgu yapmaktadır:

“Gördüğünüz meziyetler benim değil Risâle-i Nûr’undur. O da Kur’ân-ı Hakîm’in bir hakîkatinin bir tefsîridir. Ve her asırda dine ve îmâna tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi, bu acîb ve komitecilik ve şahs-ı ma‘nevî-i dalâletin tecâvüzü zamanında bir şahs-ı ma‘nevî müceddid olmak lâzım gelir. Eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da hârika olsa, şahs-ı ma‘nevîye karşı mağlûb olmak kābildir.

Risâle-i Nûr’un o cihette bir nevi‘ müceddid olması kaviyyen muhtemel olduğundan, o sıfatlar, hâşâ benim haddim değil; belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risâle-i Nûr’a bir nevi‘ çekirdek olabilir. Kur’ân’ın feyziyle Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla o çekirdekten Risâle-i Nûr’un meyvedâr, kıymetdar bir ağaç hükmüne îcâd-ı İlâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm gittim. Bütün kıymet, Kur’ân-ı Hakîm’in ma‘nâsı ve hakîkatli tefsîri olan Risâle-i Nûr’a âittir.” [17]

Siyâsetten Tecerrüd

Üstâd Bedîüzzaman Hazretleri Risâle-i Nûr hizmetini ve Nûr talebelerini, yalan üzerine kurulu dünya siyâsetinden hep uzak tuttu. Fırtınalı bir zamanda siyâset vâsıtasıyla dine ve ilme hizmet etmeyi neticesiz ve faydasız gördüğünden ve hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vâsıtayı îmân hizmeti bildiğinden, bütün himmetiyle ona çalışmayı daha lüzûmlu bularak şöyle diyordu:

“Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir. Bunun çâre-i yegânesi: Nûrdur, nûr göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, îmânlar kurtulsun. Eğer siyâset topuzu ile hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münâfık derecesine iner. Münâfık, kâfirden daha fenâ olur. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır; nifâka inkılâb eder. Hem nûr, hem topuz.. ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nûra sarılmaya mecbûr olduğumdan, siyâset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.” [18]

Siyâsî tarafgîrlikle körleşen nazarları, siyâsetten tecerrüdle Kur’ân’ın nûrlarına çevirdi. Kur’ân’ın elmas gibi hakîkatlerini propaganda-i siyâset ittihâmı altında cam parçalarının kıymetine indirmedi. Menfaat üzerine dönen siyâseti, canavar bildi. Siyâsetin fenâ neticele­rinden bahisle, “ اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ” (Şeytandan ve siyâsetten Allah’a sığınırım) dedi ve hayat-ı siyâsiyeye hiç bulaşmadı.

Risâle-i Nûr Kur’ân’ın Ma‘nevî Bir Tefsîridir

Tefsîr ilmi kısaca, “Kur’ân’ın gizli nüktelerini, gizli ma‘nâlarını keşif, beyân ve izhâr etmektir” diye ta‘rîf edilmiştir:

İmâm-ı Gazâlî (ra) Kur’ân’ı, sâhili olmayan bir denize benzetir. Bu denizin derinliklerinde ise inciler, yakutlar, mücevherler vardır. Tefsîr ilmi işte gizli olan bu incileri, bu hakîkatleri ortaya çıkaran ilimdir. Bu yönüyle Kur’ân’ın ince­liklerinden, hakîkatlerinden bahseden her kitap, bir nevi‘ tefsîrdir. İslâm âleminde şimdiye kadar bu sadedde pek çok eser te’lîf edilmiştir. Bedîüzzaman Hazretleri Risâle-i Nûr’un tefsîr olduğunu şu şekilde ifade eder:

“Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın çok kuvvetli, hakîkî bir tefsîridir, tekrarla dediğimizden, bazı dikkatsizler tam ma‘nâsını bilmediklerinden bir hakîkati beyân etmeye bir ihtâr aldım. O hakîkat şudur: Tefsîr iki kısımdır.

Birisi, ma‘lûm tefsîrlerdir ki, Kur’ân’ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin ma‘nâlarını beyân ve îzâh ve isbât ederler.

İkinci kısım tefsîr ise, Kur’ân’ın îmânî olan hakîkatlerini kuvvetli huccetlerle beyân ve isbât ve îzâh etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhirdeki ma‘lûm tefsîrler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nûr; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir ma‘nevî tefsîrdir.” [19]

Yine müellifinin ta‘rîfiyle, “Ekseriyetle Kur’ân’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünûhât ve istihrâcât-ı Kur’âniye” [20] olan Risâle-i Nûr, “Doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir bir burhânı ve kuvvetli bir tefsîri ve parlak bir lem‘a-i i‘câz-ı ma‘nevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve o ma‘den-i ilm-i hakîkatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i ma‘neviyesidir.” [21]

Risâle-i Nûr’ları te’lîf ederken doğrudan Kur’ân-ı Kerîm’den istifâde eden Bedîüzzaman Hazretleri, eserlerini nasıl kaleme aldığını şöyle ifade etmektedir:

“Yalnız İmâm (İmâm-ı Rabbânî), o mektublarında tavsiye ettiği gibi çok mektublarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: ‘Tevhîd-i kıble et!’ Yani: ‘Birini üstâd tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma!’ Şu en mühim tavsiyesi, benim isti‘dâdıma ve ahvâl-i rûhiyeme muvâfık gelmedi. Ne kadar düşündüm: ‘Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim?’ tahayyürde kaldım. Her birinde ayrı ayrı câzibedâr hâsiyetler var. Biriyle iktifâ edemiyordum.

O tahayyürde iken Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki, bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyârelerin güneşi, Kur’ân-ı Hakîm’dir. Hakîkî tevhîd-i kıble bunda olur. Öyle ise, en a‘lâ mürşid de ve en mukaddes üstâd da odur. Ona yapıştım. Nâkıs ve perişan isti‘dâdım, elbette lâyıkıyla o Mürşid-i Hakîkî’nin âb-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor; fakat ehl-i kalb ve sâhib-i hâlin derecâtına göre o feyzî, o âb-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz.

Demek Kur’ân’dan gelen o Sözler ve o Nûrlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil; belki kalbî, rûhî, hâlî mesâil-i îmâniyedir; ve pek yüksek ve kıymetdar maârif-i İlâhiye hükmündedirler.” [22]

“Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, işârât-ı Kur’âniye nâmına hakîkattir. Hakîkat ise hak söyler, doğru konuşur. Eğer yanlış bir şey gördünüz, muhakkak biliniz ki, haberim olmadan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş.” [23]

Risâle-i Nûr Kuvvetli Bir Kelâm Dersidir

Kelâm ilmi, mevzuu ve gāyesi i‘tibâriyle iki türlü ta‘rîf edilegelmiştir.

Mevzuuna göre kelâm ilmi, Allah u Teâlâ’nın zâtından ve sıfatlarından, nübüvvet ve risâlete dâir mes’elelerden, mebde’ ve meâd, dünya ve âhiret i‘tibâriyle yaratılmışların mâhiyetlerinden İslâmî esaslara göre bahseden bir ilimdir.

Gāyesine göre ise ilm-i kelâm; kesin, kat‘î deliller kullanmak ve vâki‘ olacak şübheleri izâle etmek sûretiyle dînî akîdeleri ve inançları isbâtlayan, bunlara güç veren bir ilimdir.

Âlimler, kelâm ilmiyle beraber bütün İslâmî ilimlerin gāyesini, “Dünya ve âhiret saadetini te’mîn etmek” diye hulâsa ederler. Bununla beraber İslâm ulemâsı, kelâm ilminin tâlî derecede bazı gāye ve faydalarından da bahsetmişlerdir ki onları şöyle sıralamak mümkündür:

Kelâm ilmi, insanın îmânını taklîd derecesinden kurtarıp, tahkîkî, kesin ve sarsılmaz îmân derecesine yükseltir. Doğru yolu arayanı irşâd eder, dinsizleri ve bid‘at tarafdârlarını susturur. Akāid esaslarını, dalâlet ehlinin ileriye sürecekleri şübhelerle sarsıntıya uğramaktan kurtarır. Amel sahasında insanın niyetini saflaştırır, i‘tikādını sağlamlaştırır.

Risâle-i Nûr, yukarıda sıralanan gāyeler i‘tibâriyle kelâm ilmini de ihtivâ eder. Fakat eski klasik kelâm ilminden usûl açısından ayrılır. Meselâ klasik kelâm, ‘tevhîd’ mevzuunda, daha çok ‘hudûs ve imkân’ delilini kullanırken; Risâle-i Nûr, ağırlıklı olarak Kur’ânî bir metod olan ‘nizâm ve gāye’ delilini kullanmış, “her şeyde Cenâb-ı Hakk’a giden bir yol” bulmuştur.

Bedîüzzaman Hazretleri Nûr hizmetinin ilm-i kelâm noktasındaki bu hususiyetini bir talebesine verdiği cevabda şöyle ifade ediyordu:

“Mektubunda ilm-i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zaten o dersi alıyor­sunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nûrlu ve hakîkî ilm-i kelâmın dersleridir. İmâm-ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: Âhirzamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir sûrette beyân edecek ki; umum ehl-i keşif ve tarîkatin fevkınde, o nûrların neşrine sebebiyet verecektir.” [24]

Nûr Risâlelerinin bu işâret-i gaybiyeye mazhariyeti şübhesizdir.

Bid‘alara Muhâlefet

Risâle-i Nûr da‘vâsının mühim bir esası da bid‘atlarla mücâdele etmektir. Bedîüzzaman Hazretleri sünnet-i seniye bahsinde “Ahkâm-ı ubûdiyette yeni îcâdlar bid‘attir. Bid‘atler ise  اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ  sırrına münâfî olduğu için merdûddur” der.

Üstâd, Risâle-i Nûr’un ‘Dost, kardeş ve talebe’ dâirelerinin sınırlarını belirlerken, “Dostun hâssası ve şartı budur ki: Kat‘iyen, Sözler’e ve envâr-ı Kur’âniyeye dâir olan hiz­metimize ciddî tarafdâr olsun; ve haksızlığa ve bid‘alara ve dalâlete kalben tarafdâr olmasın, kendine de istifâdeye çalışsın” [25] diyerek, bid‘alara tarafdâr olanları dost olarak dahi kabûl etmemektedir.

“Mâzî tarafına göçüp giden kāfile-i beşer içinde gāyet nûrânî, parlak enbiyâ, sıddîkîn, şühedâ, evliyâ, sâlihîn kāfilelerini gördüm ki, istikbâl zulümâtını dağıtıp, ebede giden yolda bir cadde-i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar…

Birden, fesübhânallâh dedim. Zulümât-ı istikbâli tenvîr eden ve kemâl-i selâmetle giden bu nûrânî kāfile-i uzmâya iltihâk etmemek, ne kadar hasâret ve helâket olduğunu zerre mikdar şuûru olan bilmesi lâzım.

Acaba bid‘aları îcâd etmekle o kāfile-i uzmâdan inhirâf eden; nereden nûr bulabilir, hangi yoldan gidebilir? Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, rehberimiz ferman etmiş ki:  كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ  وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ   Acaba bu fermân-ı kat‘îye karşı ulemâü’s-sû’ ta‘bîrine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar,
hangi fetvâyı veriyorlar ki; lüzûmsuz, zararlı bir sûrette şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar; tebdîli kābil görüyorlar? 

Olsa olsa, muvakkat bir cilve-i ma‘nâdan gelen bir intibâh-ı muvakkat, o ulemâü’s-sûu aldatmıştır.” [26]

Risâle-i Nûr, âhirzamanın en büyük bid‘atlarından biri olan ecnebî hurûfuna karşı da 18. Lem‘a’da, “O bid‘alar ve acemî ve ecnebî hurûfunun intişârı zamanı olan o âhirzamanın fenâ adamları bir kısım ulemâ-yı sû’dur ki, hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için bid‘alara yardım edenler ve fetvâ verenlerdir” [27] diyerek yeni hurûfa muhâlefet etmiş, Kur’ân harflerine sâhib çıkmayı talebelerinin en önemli vazîfelerinden biri olarak görmüştür.

Bu çerçevede, “Risâle-i Nûr, zındıkaya karşı hakāik-i îmâniyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid‘ate karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza etmek bir vazîfesi…” [28] olduğunu birçok mektubunda ifade eder.

Üstâd’a göre bid‘alara tarafdârlık etmek, kebâirden de öte, ekberü’l-kebâirdir. Zîrâ Barla’da iken yazdığı bir mektubunda;

“Yedi kebâiri soruyorsunuz. Kebâir çoktur, fakat ekberü’l-kebâir ve mûbikāt-ı seb‘a ta‘bîr edilen günahlar yedidir” demiş ve bu yedi günahı şöyle sıralamıştır: “Katil, zinâ, şarab, ukūk-u vâlideyn (yani kat‘-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şehâdetlik, dine zarar verecek bid‘alara tarafdâr olmaktır.” [29]

 

KUR’ÂN HATTINI MUHÂFAZA

Risâle-i Nûr hizmetinin ruhu ve esası Kur’ân’a hizmettir. Hazret-i Üstâd’ın bu çerçevede son derece önem verdiği maksadlarından biri de Kur’ân hattına hizmet etmek ve onu muhâfaza etmek idi. O şöyle diyordu:

“Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesi, âlem-i İslâmın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan hurûf-u Arabiyeyi muhâfaza etmektir” [30]

Bedîüzzaman Hazretleri “Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtâr!” başlıklı mektubunda nasıl Risâle-i Nûr talebesi olunabileceği hususunda şu sınırları çiziyordu:

“Risâle-i Nûr’a intisâb eden zâtın en ehemmiyetli vazîfesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişârına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran Risâle-i Nûr talebesi ünvanını alır. Ve o ünvan altında her yirmidört saatte benim lisânımla belki yüz def‘a, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve ma‘nevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber, benim gibi duâ eden kıymetdar binler kardeşlerin ve Risâle-i Nûr talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.” [31]

Üstâd Hazretleri tarafından yapılan “Nûr talebesi” ta‘rîfindeki bu ayrıntıları, Hazret-i Ali Efendimiz’in de aynı paralelde farklı ifadelerle te’yîd ettiğini, 18. Lem’a’daki şu satırlarda görmekteyiz:

“Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) hurûf-u ecnebîyi (latinceyi) İslâmlar içinde kabûl ettirmek hâdisesi ile ulemâ-yı sû’un bid‘alara yardımlarından teessüfle bahsedip, o iki hâdise ortasında irşâdkârâne bazılarından bahsediyor ki, o sekîne olan ism-i A‘zam ile ecnebî hurûfuna karşı mukābele ediyor ve hem ulemâ-yı sû’a karşı muhâlefet ediyor. İşte bu zamanda o adamlar, Risâle-i Nûr şâkirdleri ve nâşirleri oldukları şübhesizdir. Çünki onlardır ki, hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza ediyorlar ve bid‘akâr bir kısım ulemâlara karşı mukāvemet ediyorlar.” [32]

Bir Nûr talebesi, bizzât Üstâdı tarafından beyân edilen ve “Hatt-ı Kur’ân’ın tebdîline karşı, Kur’ân şâkirdlerinin bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur’ânîyi muhâ­fazaya çalışması” [33] gerektiğine işaret eden bu emsâl ifadeleri, nazar-ı dikkat ve imtisâlinden uzak tutabilir mi?

Hazret-i Üstâd’ın hayatta olduğu sürece hiç aksamadan aynen devam etmiş olan yazı hizmetini ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza hedefini, onun vefatından sonra bir ayrıntı ve hususî bir kemâl gibi görmek; münferid, indî beyânlarla bu hizmeti bir kısım Nûr talebelerine mahsûs, güzel bir gayretkeşlik olarak göstermeye çalışmak, doğru bir değerlendirme olabilir mi?

Halbuki Üstâd, Risâle-i Nûr’ların ehl-i hakîkate bâkî bir rehber ve lâyemût bir mürşid olduğunu beyân ederken, talebelerine asıl mürâcaat kaynağı olarak Risâle-i Nûr’ları göstermekte, “Benimle hakîkat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam, hangi risâleyi açsa; benimle değil, hâdim-i Kur’ân olan üstâdıyla görüşür ve hakāik-i îmâniyeden zevkle bir ders alabilir” [34] buyurmaktadır.

Öyleyse sıhhati münâkaşalı nakillerde mutlak referans, Üstâd’ın bizâtihî kendi ifadeleri olmalı, prensip i‘tibâriyle Risâle-i Nûr’larla tenâkuza düşmeyen ifadeler makbûlümüz olmalıdır. Kimsenin rivâyeti, asrın imamının kendi sözünden daha mu‘teber değildir.

Risâle-i Nûr gibi asrın hizmet programını muhtevî lâyemût bir eserde bahsi geçen herhangi bir mevzû‘, gerekçesi ne olursa olsun asılsız bir maslahata binâen söylenmiş kabûl edilirse, bu kabûlün Hazret-i Ali Efendimiz’e nisbet edilen takıyye isnâdından hiçbir farkı yoktur. Böyle kahramân-ı İslâm ve ehl-i îmânın rehberi olan bir zâtı, aslında kabûl etmediği beyânlarla muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Üstâd da teberrî eder.

Halbuki Bedîüzzaman Hazretleri hurûf-u Kur’âniye’yi muhâfaza hizmetini o kadar önemsiyordu ki, yazdığı mektubunda bile talebelerine:

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَٓائِلِ الَّت۪ى كَتَبْتُمْ وَ تَكْتُبُونَ

Yani “Risâle-i Nûr’dan yazdığınız ve yazmakta olduğunuz harflerin sayısınca Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!” [35] diye selâm veriyor, bu vesîle ile dahi onları yazmaya teşvîk ediyordu.

İşârât-ı Kur’âniye bahsinde otuz üç âyetten biri olarak, “ فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ  cümle­sinin îmâsı ve remzi ile ‘O menba‘dan gelen nûra (Risâle-i Nûr’a) yüzünüz ile müteveccih olup mütâlaa ve istifâde ediniz. Ve ellerinizde kalemlerle neşredip halkları sukūt-u ahlâktan suûda ve terakkîye çıkmalarına çalışınız” [36] ifadeleri, yazı hizmetinin hakîkatte ne olduğuna, nasıl anlaşılması lâzım geldiğine gaybî bir tasdîk sikkesidir.

 

Şeker Mektubu

Âlem-i İslâmın ekseriyet-i mutlakasının hattı ve yazısı olan Kur’ân harflerinin muhâfa­zasını ve öğrenilmesini Risâle-i Nûr talebelerinin öncelikli hizmetlerinden biri olarak gören Üstâd Hazretleri, hayatı boyunca hediye kabûl etmediği halde, yemin ederek şöyle diyordu:

“Ben kasemle te’mîn ederim ki, bir küçük risâleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer, belki her bir sahîfesi bir okka şeker kadar beni memnun eder!”

Bedîüzaman Hazretleri “Şeker Mektubu” nâmıyla iştihâr etmiş bu mek­tub emsâli bu kadar tahşîdâtta bulunduğu yazı hizmetinin aleyhinde bulunmayı ise şöyle tanımlamaktaydı:

“Maatteessüf, Risâle-i Nûr’un îmânsız ve emânsız cin ve ins düşmanları, onun çelik gibi metin kal‘alarına ve elmas kılıç gibi kuvvetli huccetlerine mukābele edemediklerinden, çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalar ile haberleri olmadan yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip, darbe vuruyorlar.” [37]

وَ اَزْوَاجَهُمْ وَ اَوْلَادَهُمْ  fıkrasını duâ ve münâcâtımda ilâve ettiğim dakikada hatı­rıma geldiniz… Kalben, kalemen bilfiil alâkadâr olmak şartıyla, yirmidört saatte yüz def‘a, tasavvurca beşyüz def‘a, ma‘nevî kazanç ve duâmda hissedar olmaya müstehak olmanızı arzu ettiğim bir vakitte bu sualleriniz beni sizin hesabınıza çok mesrûr etti ve bir beşâret oldu” [38] iltifâtı bu vâdide câlib-i dikkattir.

Yazı Hizmeti ve Matbaa

Risâle-i Nûr hizmetinin neşri esnâsında matbaanın devreye girmesi, hususan bu maksadla teksîr makinesi alınmasını “Ey bin kalemli kâtib, hoş geldin!” diyerek memnuniyetle karşılayan Bedîüzzaman Hazretleri’nin kalemle hizmete dâir bunca îzâhını, “Şimdi matbaalar var, artık yazı zamanı değil” diyerek yazı hizmetini münhasıran o dönemdeki bazı imkânsızlıklara bağlamak, hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza hizmetinin ruhuyla aslâ bağdaşmaz.

Emirdağ Lâhikasında Üstâd bu mukadder i‘tirâza, şu nükteli cevabı ver­mektedir:

“Bir zaman bir memlekete şimendifer geldiği vakit, arabacılar telâş edip dediler: ‘Bizim san‘atımız bozuldu.’ Halbuki şimendiferin gelmesiyle memlekette fa‘âliyet çoğaldığından, faytonculuğa iki kat ziyâde ihtiyaç olmuş. İnşâallâh, onun gibi Nûr yazıcıları değil tevakkuf, belki daha ziyâde yazı ile defter-i a‘mâllerine hasenât kaydedecekler.” [39]

 

Yazı Mektubu

Üstâd Hazretleri ehemmiyetine binâen “En az on beş günde bir def‘a okunmalıdır!” dediği İhlâs Risâlesi’nin hemen arkasına eklediği “Yazı Mektubu” nâmıyla ma‘rûf îkāzında “Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektubdur” diyerek şu hakîkatleri beyân etmektedir:

“Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede sâir evrâdı, beş cihetle ibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.

Birincisi:  يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِö -ev kemâ kāl- Yani: “Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarf ettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir; o kıymette olur.”

İkincisi:  مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ  -ev kemâ kāl- Yani: “Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevabını kazanabilir.”

Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim! Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîate ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.

Eğer deseniz: “Hadîste ‘âlim’ ta‘bîri var, biz bir kısmımız yalnız kâtibiz.”

Elcevab: Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı manevîsi var, şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî bu zamanın mühim bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır.

Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen bu fakire bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadîste gösterilen ecri alırsınız.”[40]

 

Risâle-i Nûr’u Yazmanın Dünyevî ve Uhrevî Fâideleri

“Bu iki hadîs-i şerîften alınan bir ilhâmla, Risâle-i Nûr’u yazmanın dünyevî ve uhrevî pek çok fâidelerinden, Risâle-i Nûr’da beyân edilen ve şâkirdlerinin tecrübeleriyle tasdîk edilen yalnız birkaç tanesini beyân ediyoruz.

Beş türlü ibâdet:

1. En mühim bir mücâhede olan ehl-i dalâlete karşı ma‘nen mücâhede etmek 2. Üstâdına neşr-i hakîkat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmek 3. Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmek 4. Kalemle ilmi tahsîl etmek 5. Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen, tefekkürî olan bir ibâdeti yapmaktır.

Beş türlü de dünyevî fâidesi var:

1. Rızıkta bereket 2. Kalbde rahat ve sürûr 3. Maîşette suhûlet 4. İşlerinde muvaffakiyet 5. Talebelik fazîletini almakla, bütün Risâle-i Nûr talebelerinin hâs duâlarına hissedar olmaktır.

Kalemle Nûrlara hizmet ve sadâkatle talebesi olmanın iki mühim neticesi vardır:

1. Âyât-ı Kur’âniyenin işaretiyle, îmânla kabre girmektir 2. Bütün şâkirdlerin ma‘nevî kazançlarına, Nûr dâiresindeki şirket-i ma‘neviye sırrıyla, umum onların hasenâtlarına hissedar olmaktır.

Hem bu talebesizlik zamanında, melâikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulûm-u dîniye sı­nıfına dâhil olup (bazı ehl-i keşfin kat‘î müşâhedesiyle sâbittir) âlem-i berzahta -talii varsa, tam muvaffak olmuşsa- Hâfız Ali ve ‘Meyve’de bahsi geçen meşhûr talebe gibi, şühedâ hayatına mazhar olmaktır.” [41]

Eserlerin yazarak çoğaltılması, yani neşr-i hakîkat cihetiyle yapılan hizmet, bu beş nevi‘ ibâdetin ve bu kadar hikmet ve maslahatın içinde sâdece bir tanesini teşkîl etmektedir.

Muazzez Üstâd yazı hizmetine dâir yaptığı bu kadar tahşîdâtın arkasından bu hizmete ziyâde ehemmiyet veren Nûr Talebeleri hakkında, “Kalbime geldi ki, bu kahramanların şimdi de bir mükâfâtı yok mu?” suâline ise şöyle cevab vermektedir:

“Birden ihtâr edildi ki, onlar bu mecmûayı yazmakla feylesofları susturan, îmâna getiren kuvvetli bir ders-i îmânîyi en evvel kendi kendine tam okuyorlar, ma‘nevî bir hazine kazanıyorlar… Hem onlar, bu mübârek kalemleriyle eski zamanda İslâmiyet’in büyük mücâhid kahramanlarının kılıçlarının kudsî hizmet­lerini görüyorlar. Elbette istikbâl onları, Nûrcuları çok alkışlayacak!” [42]

 

Osmanlıca-Latince Mukāyeseli Nüsha

Üstâd Hazretleri, Kur’ân harfleri üzerindeki bu hassâsiyeti sebebi ile ken­disini ifrâtla ithâm ederek, “En mühim hakāik-i Kur’âniye ve îmâniye ile meşgul olduğun halde, neden onu muvakkaten bırakıp en ziyade ma‘nâdan uzak olan hurûf-u hecâiyenin adedlerinden bahsediyorsun?” suâline karşı, “Çünki bu meş’ûm zamanda Kur’ân’ın bir temel taşı olan hurûfuna hücum ediliyor ve onların tebdîline çalışıyorlar” [43] cevabını veriyor, her vesîle ile hatt-ı Kur’ân’ın muhâfaza edilmesi hizmetinin ehemmiyetine işaret ediyordu.

Bedîüzzaman Hazretleri bu hususta talebelerinin önüne şu hedefi koy­muştu:

“Ey ihvân! Madem Cenâb-ı Hak kemâl-i rahmetiyle bizi Kur’ân-ı Hakîm’e hizmetkâr kabûl ettiğini gösterir bir tarzda bizi muvaffak ediyor. Biz de merhametine ve inâyet ve tevfîkine istinâd edip o merkez-i nûrâ            nînin etrafında mütesânid bir dâire-i muhîta olmaya çalışmalıyız. Ve hatt-ı Kur’ân’ın ref‘ine çalışanları susturmalıyız. Ve Kur’ân’ı unutturmaya niyet edenlerin niyetlerini onlara unutturmalıyız.

Evvelâ, her birimiz evlâdı varsa lâakal bir veledini, yoksa müstaid başka bir çocuğa Kur’ân’ı öğretmeliyiz. Kendi öğretmese de öğretmek için himâye ve teşvîk vâsıtasıyla birisini yetiştirmeliyiz.” [44]

“Nûr’un İlk Kapısı” eserinde “Risâle-i Nûr’dan eskimez yazı öğrenmeye gelince” diye başlayan bölümde ise Nûr talebeleri Üstâdlarından aldıkları dersle şöyle diyorlardı:

“Kur’ân yazısıyla olan Nûr Risâlelerini yazmaktaki kazancımız çok büyüktür. Eskimez yazıyı kısa bir zamanda öğreniyoruz. Hem yazarken ma‘lûmât elde ediyoruz. Hem Risâle-i Nûr eczâlarını çoğaltmakla, îmâna ve Kur’ân’a hizmet edildiği için pek büyük ma‘nevî kazançlar kazanıyoruz. Hem yazılarak edinilen bilgi hâfızaya daha esaslı yerleşiyor. Bunun için şimdiye kadar binlerle genç, Risâle-i Nûr’u yazarak Kur’ân yazısını öğrenmiş ve öğrenmektedir.” [45]

Kur’ân yazısını bilmeyen ve öğrenme imkânını gerçekten bulamayan kimseler, o fırsatı bulup öğreninceye kadar hâliyle diğer yazılardan istifâde edebilir. Bu onlar için elbette bir zarûrettir. Ancak ölçü şu düstûr olmalıdır:

“Risâle-i Nûr’un bir vazîfesi; hurûf-u Kur’âniyeyi muhâfaza olduğundan, yeni hurûfa zarûret derecesinde inşâallâh müsâade olur.” [46]

Yani bu ruhsat, öğrenme imkânını bulduğu ve Risâle-i Nûrları da anladığı halde, hâlâ zarûret diyerek o yazıyı, hizmetine esas yapmayı meslek hâline getiremez.

Elinizdeki Osmanlıca-Latince mukāyeseli bu nüshanın, işte bu çerçevede yanında sürekli bir öğretici bulamayan kimselerin hurûf-u Kur’âniyeyi daha kolay öğrenmelerine güzel bir zemin hazırlayacağı ümidini taşıyoruz.

Bugün için küçük çocukların bile Latin harfleriyle okuma yazma bildiği şöyle bir dönemde bu çalışmanın inşâallâh İslâm hattının daha kolay öğrenilerek geniş kitlelere yayılmasına vesîle olmasını, hem Risâle-i Nûr Külliyâtı’nın orijinal nüshalarının herkes tarafından incelenerek mukāyese edilebilir olmasını
Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn’den niyâz ediyoruz.

 

NÛR HİZMETİNİN İNTİŞÂRI VE AHMED HUSREV ALTINBAŞAK

Koca Osmanlı İmparatorluğu’nun vakt-i inkırâzının ilk yılları, henüz çoklarının açıkça mücâdele etmekten çekindikleri, İslâm hesabına en ufak kıpırdanmalara dahi ağır bedellerin ödetildiği sıkıntılı günlerdi. Bedîüzzaman Hazretleri ve etrafında halkalanan Nûr talebeleri işte o kaht-ı ricâl devrinde İslâm âlemini kucaklayan hizmetleriyle bütün menfî cereyânlara karşı direniyor, birçoklarının artık ümidsizliğe düştüğü bir dönemde geleceğe ümid ve kararlılıkla bakıyor, ehl-i îmânı, hususan nesl-i âtîyi kendilerini bekleyen âhirzaman fitnelerinden kurtarmak için olanca gayretleriyle mücâhede ediyorlardı.

Öyle ki onlar bu uğurda, hakāik-i îmâniye ve şeâir-i İslâmiyeyi muhâfaza ve i‘lân adına yasa dışı cemiyetçilikle, şerîatçılık ve hilâfet-i İslâmiyeyi te’sîs etme gāyesiyle devletin temel esaslarını değiştirmeye yönelik fa‘âliyetlerde bulunmakla suçlanıyor, bir mahkemeden ötekine taşınıyor, hukuk dışı kararlarla yıllarca hapis cezâsına mahkûm ediliyorlardı. Nûr talebeleri hizmet-i îmâniyeleri sebebiyle hapis ve sürgünlerle, sosyal ve ekonomik hayatları felce uğratılmakla ağır bedeller ödüyorlar, ama Risâle-i Nûr’dan aldıkları feyizle hizmetlerinde sebat ediyorlardı.

Çile kahramanı büyük Üstâd târîhçe-i hayatında, hayatının hulâsasını şöyle tasvîr eder:

“Seksen küsûr senelik bütün hayatımda, dünya zevki nâmına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esâret zindanlarında yahut memleket hapishânelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefâ, görmediğim ezâ kalmadı. Dîvân-ı harblerde bir cânî gibi muâmele gördüm. Bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men‘ edildim. Def‘alarca zehirlendim. Türlü türlü hakāretlere ma‘rûz kaldım.” [47]

Üstâd’ın çile dolu bu hayatına onun hemen yanı başında aynı gāye ve benzer çilelerle iştirâk eden talebelerinin başında Ahmed Husrev Altınbaşak geliyordu. O, Risâle-i Nûr’un Eskişehir, Denizli, Afyon gibi bütün mahkemelerinde Üstâdı ve sâdık Nûr talebeleri ile birlikte i‘dâm kasdıyla muhâkeme edilmiş, onun vefatından sonra da birçok cezâevi, ağır cezâlık duruşmalardan sonra yeni çilehâneleri olmuştu. Denizli Hapsi’ndeki zehirlenmelerini hıfz-ı İlâhî ile Üstâdla birlikte atlattıklarında, aynı hâdisede aralarından Hâfız Ali Ağabey’i şehîd vermişlerdi. Rahmetullâhi aleyhim.

Bedîüzzaman Hazretleri, tahammülü pek müşkil bu ağır şerâit altında sür­günden sürgüne sürüklendiği ve gözaltında tutulduğu yerlerde te’lîf ettiği Nûr risâlelerini mektublar hâlinde hizmet-i nûriyenin merkezi olan Isparta’da bulunan Husrev Efendi’ye gönderiyor, eserler Husrev Efendi’nin kontrolünde, Nûr talebeleri vâsıtasıyla bir taraftan elle yazmak sûretiyle ve bir yandan da teksîr makinesiyle çoğaltılarak Anadolu’nun her köşesine sevk ediliyordu.

Memleketin birçok köşesindeki Nûr talebelerinin yazdıkları mektublar da onun vâsıtasıyla Üstâd’a ulaştırılıyor, çoğu kez Üstâd’ın arzusuna göre cevablarını kendisi yazıyordu.

Hazret-i Üstâd bu vesîle ile kendisine “Gül Fabrikası” [48] ünvanını verdiği Husrev Efendi’nin nûr hizmetinin sevk ve koordinasyonu noktasındaki bu vazîfesini şöyle anlatır:

“Husrev’i tashîhte ve tevzî‘de ve tedbîrde ve muhâberede ve Nûrların neşir ve yetiştirmesinde tebrîk ve muvaffakiyetine duâ ederiz. Bu ehemmiyetli vazîfelerle beraber; yine o şirin ve parlak kaleminin yazılarını çok nüshalarda görüyoruz.” [49]

“Husrev’in dâimâ kerâmetli, isâbetli ve fâideli ve çok yüksek fikri, her vakit Kur’ân hizmetinde kıymetdardır.” [50]

Bedîüzzaman Hazretleri, “Husrev münâsib görmediği kısmı ta‘dîl, tebdîl, ıslah edebilir” [51] diyerek hiçbir talebesine vermediği bir selâhiyeti, eserlerine müdâhale etme selâhiyetini Husrev Efendi’ye vererek, onun Risâle-i Nûr hizmetindeki hayatî mevkiini bizlere göstermiş, Emirdağ’da zehirlendiği zaman onun kendi bedeline ölmek istediğini ifade eden mektubuna verdiği şu cevabla bu hususu bir kez daha te’yîd etmişti:

“Risâle-i Nûr’un kahramanı Husrev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samîmî ve ciddî istiyor. Ben de derim: Te’lîf zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyâde ve neşre fâideli ise, hayatın dahi hizmet-i Nûriyede benim bu azablı hayatımdan o derece fâidelidir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.” [52]

Husrev Efendi’nin Kısaca Hayatı

Ahmed Husrev Efendi, h.1315/ m.1899 senesinde Isparta’nın Senirce Köyü’nde dünyaya geldi. Babası, Osmanlı Devleti’nin son dönem Isparta vâlilerinden Hacı Edhem Beyin torunu Mehmed Bey olup, annesi Ayşe Hanımefendi idi.

“Yeşil Sarıklılar” nâmıyla bilinen ve Isparta eşrâfından olan baba tarafının şeceresi Hz. Ebûbekir’e (ra) dayanmakta; anne tarafı ise, yine asil bir sülâleye mensûb olarak evlâd-ı Resûl’den, Hz. Hüseyin’den (ra) gelmekte ve ecdadı “Hâfız-ı Kurrâlar” diye bilinmekte idi.

Hazret-i Üstâd’ın Barla’ya sürgün olarak geldiği 1926 senesinde, gördüğü bir rüya üzerine onu ziyarete giden Husrev Efendi, bu târihten i‘tibâren onun ilk talebelerinden biri olarak hizmet-i Nûriyede Üstâdının hem istişâre arkadaşı, hem yardımcısı ve hizmetinin en önemli rüknü olarak yerini aldı.

Üstâdının Ta‘rîfiyle Husrev Efendi

Üstâd, Risâle-i Nûr hizmetinde temâyüz eden Husrev Efendi’yi bizlere tanıtırken, memleket çapındaki medrese-i nûriyesinde onu talebelerinin önüne bir mikyâs olarak koyuyor ve onlara Husrev Efendi’nin adı ve ölçüsü ile iltifât ediyordu.

Meselâ, Merhum Hasan Feyzî Ağabey, Üstâdı için ‘Denizli’nin Husrevi’ olmuştu. ‘Aydın ve havâlîsinin Husrevi’ Ahmed Feyzî Efendi idi. Kastamonu’daki hizmetleriyle Üstâd Hazretleri’ni memnun eden Mehmed Feyzî Efendi de onun için bir ‘Küçük Husrev’ idi. O, bu ünvanı iftihârla taşıyor, yazdığı mektubları ‘Küçük Husrev Mehmed Feyzî’ im­zasıyla bitiriyordu.

İnebolu’lu Nazîf Çelebi’nin ünvanı ‘İnebolu Husrevi’, İnebolu’nun ünvanı ise ikinci Isparta idi. Kezâ Isparta’nın Kâtib Osman’ı ‘İkinci bir Husrev’dir. Emirdağ’da ve hayatının son senelerinde Hazret-i Üstâd’ın hizmetkârlığını ve şoförlüğünü yapmış olan Ceylan Ağabey ise Üstâdı nazarında ‘Küçücük bir Husrev’ idi. Birinci Tâhir ise, Hazret-i Üstâd için tam bir Husrev’dir.

Hazret-i Üstâd, Husrev Efendi’nin Risâle-i Nûr hizmetindeki mevkiini ve talebeleri nezdindeki mümtâz makamını gören ve bu hâli sarsmak için dessâs planlar tertîb eden mihrâkların oyunlarına gelinmemesi için talebelerini şöyle îkāz ediyordu:

“Gizli düşmanlarımız iki planı ta‘kîb ediyorlar. Birisi, beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mâbeynimizde bir soğukluk vermektir. Başta Husrev aleyhinde bir tenkîd ve i‘tirâz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır. Ben size i‘lân ederim ki: Husrev’in bin kusuru olsa, ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünki, şimdi onun aleyhinde bulunmak doğrudan doğruya Risâle-i
Nûr’un aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azîm hıyânettir...”
[53]

Kabûl etmek lâzımdır ki, Bedîüzzaman Hazretleri’nin bu ifadeleri, herkes hakkında söylenebilecek basit iltifât cümleleri değildir. Zîrâ Üstâd Hazretleri, hizmetleri sebkat eden birçok büyüğümüze iltifâtkârâne teveccüh ederek hizmetlerini alkışlarken, hiçbiri hakkında bu keyfiyette ifadelerde bulunmamıştır.

Hiçbir ağabey hakkında bizlere, “Husrev gibi bir Nûr kahramanından benim yerimde ve Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin çok ehemmiyetli bir mümessili olmasından hiç bir cihetle gücenmemek elzemdir” [54] benzeri îkāzda bulunmamış, “Onun aleyhinde bulunmayı kendisi aleyhinde, hatta Risâle-i Nûr’un aleyhinde bulunmak”la denk tutmamıştır.

Hazret-i Üstâd’ın kendi beyânları başka delile, araştırmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır ve Risâle-i Nûr’lar mîrî malıdır, ortadadır ve hiç kimsenin tekelinde değildir. O, bir vasiyet hükmünde Husrev Efendi’yi bizlere şöyle tanıtıyordu:

“Ben da‘vâ eder ve isbat ederim ki, bu soğukta soğuk muâmele gören ve millete ve vatana zararlı tevehhüm edilen ve vücutça hastalıklı bulunan Husrev (Sellemallâhü Teâlâ- Allah ona selâmet versin), Türk milletinin ma‘nevî büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halâskârıdır ve Türk milleti onun ile iftihâr edecek bir hâlis fedâkârıdır. Ve sırr-ı ihlâsa tam mazhar olduğundan benlik ve riyâkârlık ve şöhretperestlik bulunmaması cihetiyle, çok hizmet-i vataniye ve milliyesinden bir ikisini beyân etmek zamanı geldi.

Bu zât müstesnâ ve şirin kalemiyle nûrlardan altı yüz risâleye yakın yazmış ve vatanın her tarafına neşrederek komünist perdesi altında dehşetli ifsâda çalışan anarşistliği kırdı ve tecâvüzünü durdurdu ve bu mübârek vatanı ve bu kahraman milleti o zehirden kurtarmak için te’sîrli tiryâkları her tarafa yetiştirdi.
Türk gençlerini ve nesl-i âtîyi büyük bir tehlikeden kurtarmaya vesîle oldu...” [55]

“Şimdi Husrev gibi bir nûr kahramanı size ihsân edildi. Ben şimdiye kadar Husrev’i ehl-i dünyaya göstermiyordum, gizliyordum.. Hem ben, hem o, daha gizlemek değil…” [56] diyerek onu bizlere tekrar tekrar tanıtırken; onun aleyhinde bulunmayı, Risâle-i Nûr’un ve kendisinin aleyhinde bulunmakla eşdeğerli tutuyor, bir kısım talebelerini gizli düşmanların planlarına aldanarak ihanet tuzağına düşmek ihtimâline karşı îkāz ediyordu.

Husrev Efendi, Nûr hizmetinin ilk günlerinden, Üstâd’ın dâr-ı bekāya irtihâline kadar ve onun sonrasında son nefesine kadar bu hizmetin her safhasında, her mahkemesinde bu­lunmuş, çilesini çekmiş mümtâz isimlerin en başında gelmektedir.

Bu yüzdendir ki umum nûr talebeleri içinde Risâle-i Nûr Külliyâtı’nda en çok ismi geçen odur.

Husrev Efendi’nin Risâle-i Nûr hizmetindeki bu yerini, şifâhî ve resmî kaynaklar da te’yîd etmektedir. Meselâ, Isparta Cumhuriyet Müddeî Umûmîliği’nin 954/311 esas ve 956/8 numaralı ve daha 1956 yılında Hazret-i Üstâd’ın hayatta iken Said Okur adıyla sanık listesinde bulunduğu iddiânâmede geçen şu ifadelerde Husrev Efendi’yi ta‘rîf eden satırlar câlib-i dikkattir:

“Maznûn Husrev Altunbaşak: 22 seneden beri Said Okur’u tanıdığı, kitablarını okuduğu, bu kitabları teksîr edip dağıttığı, Saîd-i Nûrsî’nin yazdığı mektub­ları dahi teksîr ederek isteyenlere gönderdiği, bu eser ve mektubları okuyanlara “Nûr Talebesi” adı verdikleri, Nûr Talebelerinin Saîd-i Nûrsî’yi Üstâd olarak tanıdıkları, bunların ma‘nevî topluluğuna Medresetü’z-Zehrâ adını verdikleri,

Said Okur’la beraber müteaddid def‘a mahkemeye verildiği, hatta tevkîf edildiği, evinde yapılan aramada elde edilen eserlerin Said Okur tarafından kaleme alındığı, bu eserleri mûm kâğıt üzerine yazarak teksîr etmesi için maznûnlardan Tâhir Mutlu’ya yolladığı, evinde Saîd-i Nûrsî’ye âit mektublar bulunduğu, kendisine gönderilen bu mektubların ve havâlelerin Rüşdü Çakın adresine gönderildiği ve en eski, en fa‘âl nûrculardan olduğu, Saîd-i Nûrsî’nin en mu‘temed adamı bulunması dolayısıyla Üstâd-ı Sânî olarak tanındığı hususlarında maznûnun ikrârı ve şâhidlerin şehâdeti ve aramada elde edilen vesîkalar gibi deliller mevcûddur.”

Husrev Efendi’nin, gerek Hazret-i Üstâd’ın ve gerekse Nûr talebelerinin bu teveccüh­leri karşısında Üstâdına ve da‘vâ arkadaşlarına karşı hürmetkâr ve ihlâslı tavrı hiç değişmedi. Onun Hazret-i Üstâd’a yazdığı mektubları Risâle-i Nûr’un kıymetinin ifade edildiği vecîz rağbetnâmeler, hem talebelerin Üstâdlarına ve
Risâle-i Nûr’a nasıl bir tavr-ı hürmet içerisinde olması gerektiğini gösteren âdâb­nâmeler, hem de Kur’ân’ın sâhilsiz ummânından coşkuyla akan Nûr Risâ­le­leri­nin beşer ruhundaki te’sîrâtına şehâdet eden ihlâsnâmeler hükmündedir.

Üstâdına yazdığı şu mektub bunun güzel numûnelerinden biridir:

“Her tarafı ve her hâli kusur ve ayıbla dolu talebeniz, sevgili Üstâdının ayaklarının altına varlığını sermişti. Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muâmele görse ve hatta Üstâdı uğrunda, yüz bin hayatı olsa hepsini bile vermeye bilâ-tereddüd hazır olduğunu, sûrî değil, kalbî bir i‘tirâfla müheyyâdır.

Mücrim talebeniz senelerden beri Hâlikından bir hâmî istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter-i a‘mâlim tedkîk edilse, bu hususta ne kadar tazarru‘ ve niyâzım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur’ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, her birisini fedâ etmeyi, ne büyük saadet ve şeref kabûl etmişim.

Ey sevgili Üstâdım! Ey kıymetdar Hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey azîz dellâl-ı Kur’ân!

Izdırablarımın sürûra inkılâb etmekte olduğunu hissediyorum.” [57]

Tevâfuklu Kur’ân

Kur’ân’a hizmeti hayatının en büyük gāyesi bilen Bedîüzzaman Hazretleri, aklı gözüne inmiş ve maddiyyûnluk belâsıyla görmediği şeyden şübhe eder hâle gelmiş asrımız insanına Kur’ân’ın hattında dahi gözlere hitâb eden bir i‘câz bulunduğunu beyânla “tevâfukāt” ta‘bîr edilen latîf ve nükteli bu güzelliği göstermek gāyesiyle bir Kur’ân yazdırmak arzu eder.

Bu emelini gerçekleştirmek üzere önde gelen on âlim talebesine üçer Kur’ân cüz’ü verir ve onlardan Kur’ân’da zaten var olan tevâfuk özelliğini ortaya çıkarmalarını ister.

Bunu yaparken on beş satırlı âyet-berkenâr Hâfız Osman hattı Kur’ân-ı Kerîm’i esas almalarını ve tam bir ihlâsla hareket edip, irâde ve ihtiyârlarını karış­tırmamalarını söyler ve şöyle ihtârda bulunur:

“İhtiyârınızı karıştırmayın! Varı yok etmeyin!”

En yakın talebesi olan Ahmed Husrev Efendi ile birlikte Hâfız Ali, Hoca Hâlid, Muallim Gālib, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü, Tığlı Hakkı, Şâmlı Hâfız Tevfîk gibi çoğu ya hâfız, ya hoca, ya da hatt-ı arabî muallimi olan talebeleri ‘Tevâfuklu Kur’ân’ın yazılması hizmetinde nâmzed olurlar. Ve yazdıkları cüz’leri Üstâdlarına teslîm ederler. Bedîüzzaman Hazretleri uzun uzun tetkîkden sonra neticeyi şöyle beyân eder:

“Tevâfuk, Husrev’in tarzındadır. Onun için Husrev’in bir mahâreti varsa tevâfuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki, kimse mahâretini karıştırmasın! Demek en büyük mahâret odur ki, tevâfuku bozmasın! Çünki tevâfuk, var.” [58]

“Bunların içinde hatt-ı arabî-i Kur’ân’da Husrev onlara yetişemediği halde, birden umum o kâtiblere ve hatt-ı arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı arabîde en mümtâz kardeşlerimizden on derece geçti. Umumen onlar tasdîk edip: ‘Evet bizden geçti, biz ona yetişemiyoruz’ dediler. Demek Husrev’in kalemi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ve Risâle-i Nûr’un mu‘cizevârî kerâmetleri ve hârikalarıdır.” [59]

Zîrâ bu nüshada, Kur’ân-ı Kerîm’deki 2806 aded “Allah” lafzının hepsi ya bir sahîfe içinde alt alta; veya karşılıklı sahîfelerde yüz yüze; ya da daha öteki sahîfedekilerle sırt sırta gelerek hârika bir sûrette birbirine denk gelmekte, yani hususî ta‘bîriyle tevâfuk etmektedirler.

Kezâ; aynı fiil kökünden gelen, ma‘nâ i‘tibâriyle aynı olan, ya da birbirinin ma‘nâsını te’yîd eden ma‘nîdâr ve hikmetli çok kelimeler de hoş bir âhenkle birbirine tevâfuk etmektedirler.

Tevâfuk Ahmed Husrev Altınbaşak Hazretleri’nin kaleminde öyle hârikulâde bir tarzda tezâhür eder ki, Üstâdının ifadesiyle: “Akıl anlasa, ‘Sübhânallâh!’; kalb derk etse, ‘Bârekallâh!’; göz görse, ‘Mâşâllâh!’ diyecektir.”

Evet, Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm’in kâtibi artık bellidir: Ahmed Husrev Altınbaşak!

Bedîüzzaman Hazretleri onun kaleminden duyduğu memnuniyetini muhtelif mektublarında şöyle beyân eder:

“Azîz, sıddîk, mübârek, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın bir vech-i i‘câzını hârika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter-i hasenâtına, o yazdığı Kur’ânları okuyanların sevabları yazılan kıymetdar Husrev!” [60]

“Mâşâllâh! Bârekallâh! Kur’ân’ın altın bir anahtarı olan kalem-i Husrevî, değil yalnız bizleri, belki rûhânîleri ve melekleri de sevindiriyor.” [61]

“Ey Husrev! İnşâallâh senin yazdığın mu‘cizeli Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın yakında tab‘a girmesiyle, âlem-i İslâmdan senin ruhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, hamd ile Allah’a şükret!” [62]

Husrev Efendi, Bedîüzzaman Hazretleri’nin sağlığında üç, daha sonra altı nüsha olmak üzere toplam dokuz kere Kur’ân yazdı.

Bugün âlem-i İslâmda milyonlarca insan, onun talebeleri ile birlikte kurduğu Hayrât Vakfı’nca 1984 yılında tab‘ edilen “Tevâfuklu Kur’ân”ı okumakta ve ruhuna rahmet duâları etmektedir. Rahmetullâhi aleyh.

ÜSTÂD’IN VEFATINDAN SONRA RİSÂLE-İ NÛR HİZMETİ

Üstâd Bedîüzzaman Hazretleri’nin vefatından sonra, Risâle-i Nûr câmiası içinde değişik isimler altında farklılaşmaların ve gurupların ortaya çıktığı bir dönemde Husrev Efendi, Risâle-i Nûr hizmetine sadâkatle sâhib çıkmış ve onun aslî çizgisinden aslâ sapmamıştır.

Kendisini bir parça tanıyan herkesin teslîm ettiği üzere Husrev Efendi, Risâle-i Nûr hizmetinden ve hizmet-i nûriyenin düstûrlarından bütün hayatı boyunca kıl kadar ta‘vîz vermemiş, Üstâdından tevârüs ettiği hizmetini hiç bir ma‘nevî kire bulaştırmadan devam ettirmiştir.

Bu hizmetin düstûrlarına herhangi bir te’vîle girmeksizin tâbi‘ olmayı ve hizmet-i nûriyenin ruhu olan sünnet-i seniyeye ittibâı ve bid‘alara muhâlefeti esas maksad yapmıştır.

Husrev Efendi, hayatının lisân-ı hâliyle ortada olduğu gibi hizmetini maddeye tahvîl etmek değil, bil’akis servetini hizmetine fedâ etmiş, dünya cihetiyle bilinen zenginliğini aslâ yaşamamış, ablasının kendisine tahsîs ettiği mütevâzi‘ bir evde en mühim vazîfe-i hayatını bu hizmetin neşri bilmiştir.

Özellikle belirtmek gerekir ki üzücü ayrılıkların başladığı bir hengâmede Husrev Efendi, bir kısım da‘vâ arkadaşlarının kendisine muhâlefeti ve siyâsetin câzibesiyle ayrılması pahasına etrafındaki Nûr talebeleri ile birlikte bu nezîh hizmeti hiçbir siyâsî fitneye âlet etmemiş, Risâle-i Nûr hizmetinin siyâsete bakış istikameti çerçevesinde, o çalkantılı yıllarda bu Kur’ân hizmetini hiçbir siyâsî kuruluşun arka bahçesi hâline getirmemiştir.

Husrev Efendi, Nûr hizmetinin en önemli düstûrunu muhâfaza adına, bid‘alara aslâ tarafdâr olmamış, iç ve dış mihrâklara, siyâset dünyasının makam mansıb dağıtıcılarına ve güç odaklarına en ufak ta‘vîz vermemiş, hizmetinin izzetini hayatı boyunca muhâfaza etmiştir.

Bu asil duruşuyla Nûr hizmetinin sâlimen bugünlere ulaşmasına vesîle olurken, Üstâdının onun hakkında: “Sırr-ı ihlâsa tam mazhar olduğundan benlik ve riyâkârlık ve şöhretperestlik bulunmaması cihetiyle… benim yerimde ve Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinin çok ehemmiyetli bir mümessili” diyerek neden böylesine tezkiye ettiğini, vâkıa mutâbık sûrette hizmetiyle te’yîd etmiştir.

Zîrâ Husrev Altınbaşak, Üstâdı Bedîüzzaman Hazretleri’nden sonra onun dünyadaki vazîfe-i uhreviyesinin kuvvetli bir medârı ve tam yerine geçen hayrulhalefi ve Risâle-i Nûr eczâlarının en emîn sâhibi ve muhâfızı olmuştur.

Hâsılı, Husrev Efendi, Üstâdının Risâle-i Nûr’da te’sîs ve tesbît ettiği esaslarla mâhiyeti ve çerçevesi çizilmiş olan nûrânî ve Kur’ânî meşreb ve mesleğinden zerre mikdar ayrılmadan, ta‘vîz vermeden hizmet etmiş, binlerce genç Said’ler ve Husrev’ler yetiştirmiştir.

Bedîüzzaman Hazretleri’nin vefatından sonra, Isparta, Eskişehir, Bursa, Bergama ve Buca Cezâevlerinde çileli hayatına devam eden Husrev Efendi’nin 1971 yılında askerî muhtıra sonrasında, 72 yaşındaki ihtiyâr hâliyle 96 talebesi ile birlikte, bugün için îzâhı bile müşkil ağır şartlar altında mahkemeye verilip, sıkı yönetim mahkemesinde yedi yıl hüküm giymesi, onun o yaştaki mücâdele ruhunu ve anlayışını göstermesi bakımından bugün artık târihe mal olmuş bir ibret vesîkasıdır.

Hayatının son demlerinde hapisten henüz çıktığı yıllarda, talebeleri ile birlikte İstanbul’da Hayrât Vakfı’nı kurdu ve çok geçmeden 1977 Ağustos’una tevâfuk eden bir Ramazan ayında, arkasında binlerce yetişkin Nûr talebesi bırakarak âhirete irtihâl etti. Rahmetullâhi aleyh.

Husrev Efendi, hapis ve esâretlerle, ta‘kîb ve tazyîkātla dolu olarak îmân ve Kur’ân hizmetinde geçen mütevâzi‘ hayatının en büyük gāyesini, aynen Üstâdı Bedîüzzaman Hazretleri gibi, bütün İslâm büyükleri gibi “i‘lâ-yı kelimetullâh” bildi.

Onlar, himmetlerini milletleri büyüklüğünde tutabilmiş, katlandıkları bunca eziyeti ümmet-i Muhammed’in îmânının selâmeti uğruna helâl edebilmiş ve mahzâ rızâ-yı İlâhî istikametindeki can-siperâne bu hizmetlerini, hayatları­nın en mühim vazîfesi telakkî etmiş ve dünyaya kıymet vermemiş mümtâz insanlardı.

Cenâb-ı Hak’dan niyâz ediyoruz ki, bizleri de Üstâdımız Bedîüzzaman Said Nûrsî Hazretleri’nin ve kendisinden sonra îmân Kur’ân hizmetini sarsılmadan devam ettiren Husrev Efendi’nin ve emsâli büyük zâtların sırrına mazhar eylesin.

Fitne-i âhirzamanın îmân-küfür muvâzenesinde bizleri o nûrlu hedeflerden ve rızâsı dâiresinde istikametten ayırmasın. Nûruyla yaşatsın ve o nûrla huzuruna alsın.

Âmîn.

Altınbaşak Neşriyat

 



[1]   Kelâmın güzelliği kısalığında olmakla beraber, asrın imamı ve hizmet programı noktasında Bedîüz­zaman Hazretleri ve Risâle-i Nûr Külliyâtı üzerine ne kadar îzâhât yapılsa azdır kanâatindeyiz.  

[2]   Mektubât-II, s. 456  

[3]   Mektubât-II, s. 387  

[4]   Dîvân-ı Harb-i Örfî, s. 5  

[5]   Târihçe-i Hayat, s. 26  

[6]   Lem‘alar, s. 185-186  

[7]   Mektubât-I, s. 212

[8]   Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 24

[9]   Târîhçe-i Hayat, s. 599  

[10]   Târîhçe-i Hayat, s. 510

[11]   Târîhçe-i Hayat, s. 511

[12]   Şuâ‘lar, s. 532

[13]   Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 22

[14]  Hadîs, Ebû Dâvud, Beyhâkî, Hâkim, Taberânî, İbn-i Adiyy ve Hâtib-i Bağdâdî tarafından sahîh sened­ler­le rivâyet edilmiştir. Hadîs âlimleri bu hadîsin sıhhatinde ittifâk etmişlerdir. Hadîste “ümmet” ta‘bîrinden, müceddidin yapacağı hizmetin bütün ümmete veya kısm-ı ekserîsine yönelik bir fa‘âliyet olması gerektiği anlaşılır. Cüz’î, hususî fa‘âliyetler bir şahsın müceddidliğine delil olamaz. Tecdîd’den kasıt, Kitap ve sünnetin ve onların iktizâ ettiği şeylerin terk edildiği, unutulduğu, bid‘at ve dalâletlerin her yeri istîlâ ettiği bir zamanda, Kitap ve sünnetin hükümlerini ihyâ etmek, bid‘atleri fikren veya amelen ortadan kaldırmaktır.

[15]   Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 222  

[16]   Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 192  

[17]   Emirdağ Lâhikası-II, s. 120  

[18]   Lem‘alar, s. 105

[19]   Şuâ‘lar-II, s. 545

[20]   Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 81

[21]   Şuâ‘lar-I, s. 1

[22]   Mektubât, s. 204

[23]   Sözler, s. 312

[24]   Barla Lâhikası, s. 162

[25]   Mektubât, s. 141

[26]   Mektubât, s. 245-246

[27]   Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 134

[28]   Kastamonu Lâhikası, s. 136-137

[29]   Barla Lâhikası, s. 179

[30]   Emirdağ Lâhikası-I, s. 81

[31]   Kastamonu Lâhikası, s. 35

[32]   Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 137

[33]   Mektubât, s. 278

[34]   Kastamonu Lâhikası, s. 36

[35]   Kastamonu Lâhikası, s. 98

[36]   Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 92  

[37]   Kastamonu Lâhikası, s. 36

[38]   Barla Lâhikası, s. 145

[39]   Emirdağ Lâhikası-I, s. 175  

[40]   Lem‘lar, s. 175

[41]   Emirdağ Lâhikası-I, s. 187

[42]   Emirdağ Lâhikası-I, s. 146

[43]   Rumûzât-ı Semâniye, s. 121

[44]   Rumûzat-ı Semâniye, s. 20

[45]   Nûr’un İlk Kapısı, s. 195

[46]   Kastamonu Lâhikası, s. 444  

[47]   Târîhçe-i Hayat, s. 511-512  

[48]   Kastamonu Lâhikası, s. 8

[49]   Emirdağ Lâhikası-I, s. 167

[50]   Kastamonu Lâhikası, s. 129

[51]   Şuâ‘lar-II, s. 602

[52]   Emirdağ Lâhikası-I, s. 135-136

[53]   Şuâ‘lar-II, s. 546

[54]   Şuâ‘lar-II, s. 533

[55]   Şuâ‘lar-II, s. 553

[56]   Şuâ‘lar-II, s. 521

[57]   Barla Lâhikası, s. 353

[58]   Barla Lâhikası, s. 89

[59]   Kastamonu Lâhikası, s. 207

[60]   Kastamonu Lâhikası, s. 563

[61]   Kastamonu Lâhikası, s. 2

[62]   Kastamonu Lâhikası, s. 424

 

 

 

Altınbaşak Neşriyat
Altınbaşak Neşriyat